engelsiz::konuşankitaplık.org
Tweetle
BİR AHRET MASALI



YORUM YAP
Ahmet Şevket Efendi, Kadıköy mekteplerinden birinde muallimdi. Fakat evi Selimiye'deydi.
Arkadaşları: "Niçin karda, kışta her gün dünya kadar yol yürüyorsun? Bahusus başında aile derdi de yok; mektebe yakın yerde bir oda tutsan!" derlerdi. O:
- Selimiye'de doğduğum evde oturuyorum... Elli yaşındayım... Doğduğum yerde ölmeye azmim var, diye cevap verirdi.
Bir ayağının sakat olmasına rağmen, yoldan şikâyet etmezdi. Çünkü alışmıştı. Sonra, bu, onun hemen yegâne eğlencesiydi.
Bahusus akşamları Tıp Fakültesi'nin karşısındaki tepede mutlaka bir parça dinlenmekten pek hoşlanırdı. Hatta, soğuk ve yağmurlu havalarda bile... Sofular için cami, ayyaşlar için meyhane ne ise Ahmet Şevket Efendi için de bu tepe o idi. Büyük, kırmızı mendilini bir taşın üstüne serip oturur, karşıda köyün ışıkları yanıncaya kadar kendi kendine konuşur, düşünürdü.
Bir haziran akşamıydı. Numara kâğıtları dağılmış, mektep kapanmıştı. Ahmet Şevket Efendi, üç ay serbestti. Mektepteki kitaplarıyla bazı eşyasını iki pakete sarmış, ortasından sicimle bağlayarak heybe şeklinde omuzuna atmıştı. Bu haliyle çerden dönen Ramazan softalarına benziyordu.
Sevgili tepesine gelince, yükünü yere indirdi, mendilini serdi, redingotunun eteklerini kıvırıp oturdu, melon şapkasını incitmekten korktuğu çocuk gibi dizlerinin üstüne koydu. Onun en itina ile sakladığı şey bu şapkaydı. Çünkü çok yeni, ancak iki senelikti. Redingotunu Hürriyet, sarı potinlerini Mütareke senesi yaptırmıştı. Mamafih, potinlerin aynı potinler olduğunu pek kuvvetle iddia edemezdi. Çünkü birçok defalar altım, üstünü, maskaratmı, bağlarım değiştirmişti. Bu suretle ilk malzemeden tek bir çivi ve düğme bile kalmamıştı.
Ahmet Şevket Efendi, dalgın ve mahzundu, Muallimlerce âdet olduğu için, bütün sene derslerinin çokluğundan şikâyet ederdi. Fakat, böyle tatiller başlayıp mektebin kapıları kapanınca yüreğine büyük bir sıkıntı ve acı düşerdi.
İhtiyar muallim, dalgın dalgın düşünürken yanından iki kişi geçti. Arabacı kılıklı bir delikanlıyla san yamalı mantolu, çarpık, kırmızı iskarpinli bir kadın...
Delikanlı:
- Akşam nerede buluşacağız? diye sordu.
Kadın, kahkaha ile gülerek arkadaki mezarlığı gösterdi, yanık bir telaffuzla:
- Buradan iyi randevu yeri mi olur şekerim? dedi. Ne karışanı var, ne görüşeni. Ne polisi, ne inzibatı!..
Sevdalılar itişe şakalaşa geçip gittiler. Ahmet Şevket Efendi, gaynihtiyarî başım arkaya çevirdi. Denizin ve şehrin henüz güneş içerisinde olmasına mukabil, mezarlığa şimdiden gece karanlığı çökmüştü, İhtiyar muallim, karanlık selvileri büsbütün ayrı bir dünya gibi görüyor, bir türlü gözünü alamıyordu. Ekseriya yaptığı gibi, kendi kendisiyle konuşmaya başladı:
- Kadıncağız, bilmeden büyük bir hakikat söyledi. Mezarlık, en büyük bir mev'id-i visaldir. Hayatın anlaşılmaz darbeleriyle, tesadüfleriyle birbirlerinden ayrılanlar hep orada birleşiyorlar. Ne korku, ne ziya, ne ihanet, ne yalan... Yeıyüzünde bir an visali için seve seve can verdiğimiz bütün insanları orada bütün ebed müddetince kollarımız içinde tutabileceğiz.
Ahmet Şevket Efendi, vahiy nazil olmuş bir peygamber gibi, huşu ve heyecan içinde titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu:
- Ben bir vefa ve sadakat hastasıyım. Sevdiğim şeylere ebediyen bağlanmak ihtiyacıyla dünyaya gelmişim... Saadeti; sevdiklerimi etrafımda toplamaktan ibaret gördüm. Fakat, onları bir arada tutabilmek için sarfettiğim gayretler havaya gitti. Babamdan, anamdan, kardeşlerimden mürekkep bir cemiyet... Kör bir vefa ile bağlanıyorum... Fakat, hiç umulmadık bir zamanda ölümler, dargınlıklar, zaruri ayrılıklar oluyor, beni yalnız bırakıyor. Nevmit olmuyorum... Evleniyorum. Etrafımda başka bir topluluk vücuda getiriyorum, buna kendimi alıştırıyorum, fakat bu da bir zaman sonra çözülüyor.
Günün birinde yine kendimi yalnız buluyorum. Mamafih, ümit kesilmiyor... Bir tecrübe daha, bir üçüncü topluluk. Ölümler, ihtilâflar, vefasızlıklar yine birbirini kovalıyor.
Yine aynı netice... Artık ihtiyarım... Yeniden uğraşmak için ne vücudumda, ne ruhumda kuvvet kalmadı... Dünyada yalnız ve yorgunum...
Kadın doğru söyledi. Burası insanlar için en emin bir visal yeri. Ders senesini de artık bitirdim. Bellibaşlı bir işim kalmadı. Binaenaleyh, artık sevdiğim insanlarla ebedi surette birleşmeye gidebilirim.
- 2 -
Muallim Ahmet Şevket Efendi, o gece sabaha doğru morfinle intihar etti.
Arkadaşları aralarında üç, beş kuruş iane toplayarak ölüsünü Karacaahmet Mezarlığı'na gömdüler. Cenaze alayına getirilen üç, beş talebe bu vesileyle küçük bir kır tenezzühü yapmış oldu.
Bir maarif müfettişi, fedakâr muallim için hararetli bir nutuk söyledi. Çocuklardan biri -Ahmet Şevket Efendi'yi mektepte en çok üzüp yormuş küçük haylaz- birdenbire ağladı.
Bu birkaç damla yaş, Ahmet Şevket Efendi'ye müfettişin nutkundan daha tatlı geldi. Sonra kalabalık dağıldı. İhtiyar muallim, selvilerin altında - ne program düşüncesi, ne azil korkusu- asırlarca zaman upuzun yattı, kıyameti bekledi.
Nihayet, ebedi visal günü gelmişti. Ahmet Şevket Efendi için artık yalnızlık korkusu kalmıyordu. Sevdiklerini nihayet ebediyen kollarına alacaktı.
Teşrifatçı meleklerden birine derdini anlattı:
"Sevdiklerimi, bütün sevdiklerimi istiyorum." dedi.
Melek gülümsedi:
- Hepsini mi? Pekâlâ! Onlar, buna razı olurlar mı dersiniz?.. Mesela, bütün sevdiğiniz kadınları etrafınıza toplarsanız dünyadaki odalıklı, cariyeli paşalara benzemez misiniz? Sonra, bu kadar insan arasında taksim edilmiş bir sevgiye siz sevgi diyebilecek misiniz? Ben, sizin sicilinizi tetkik ettim. Muallim Ahmet Şevket Efendi... Siz, vefa hastalığına tutulup buraya gelmişsiniz... Halbuki en büyük vefasızlığı kendiniz yapmak istiyorsunuz.
İhtiyar muallim, kıpkırmızı başını önüne eğdi:
- Anlıyorum... Bütün sevdiklerimi kucaklamak burada da kabil değil... O halde onlardan yalnız birini seçmek lazım. Beni anemin, babamın yanına götürünüz. Onların cemiyetinde yaşamak istiyorum.
Melek yine tereddüt etti;
- Zannederim ki, kabil değil... Çünkü annenizle babanız evlendikleri yaşa rücu ettiler. Birisi on sekiz, birisi yirmi yaşında iki sevdalı halindeler... Siz, saçlı, sakallı adam; şimdi onların arasına girerseniz olur mu ya?
- Hakkınız var... Hem de zaten onlar beni tatmin edemeyeceklerdi... Beni dünyada en sevdiğim kadının cemiyetine götürünüz.
- Evet ama, hangisi. Çünkü ömrünüzün muhtelif zamanlarında, muhtelif kadınlar sevdiniz ve her birisi zamanının en sevgilisi oldu. Bunlardan birini diğerlerine tercih mecburiyetindesiniz... Gerçi sizin gibi bir vefa hastası için sevdiklerinizden bir kısmı ihtimal ayıp düşecek ama...
- Pekâlâ... Ben, on yedi yaşımdayken on dört yaşında bir küçük kızla sevişmiştim... O, benim ilk ve en büyük aşkımdı, onu isterim...
- Mümkün değil. Çünkü o, sizden ayrıldıktan sonra bir başkasıyla sevişip evlenmişti... Onlar şimdi beraber yaşıyorlar.

- Peki, o halde beni ilk zevcemin yanına götür ünüz.
- Maalesef o da kabil değil. Çünkü, dünyada sizden aydıldıktan sonra, bir mülkiye kaymakamı ile evlenmişti. Birkaç saat evvel yine birleştiler...
- Şu halde ikinci zevcem...
- Onun da dünyada size varmadan evvel bir sevdiği vardı. Gelir gelmez onu istedi.
- Son bir çare kalıyor... Ben otuz, otuz beş yaşlarındayken bir genç kadınla sevişmiştim. Benim için çıldırırdı. Onu bulmak kabil olsa...
- Gayet kolay... Yalnız, o kadın hakkındaki malumatınız pek tamam olmasa gerek; çünkü o kadın herkes için çıldırdığını söylerdi. Nitekim, burada da bütün âşıklarını etrafına topladı. Herhalde yetmiş, seksen kişi var. Siz de onların
araşma karışmak isterseniz...
Ahmet Şevket Efendi, aldığı hafif dozdaki morfinin sarhoşluğundan ayıhnca, kendisini Selimiye'deki odasında buldu. Güneş doğmuştu. Yavaş yavaş yerinden kalkıp penceresini açtı. Karacaahmet selviliğine doğru kolunu uzatarak:
- Nümün esini gördük, dedi, ebedi visal orada da gayr-i kabil. Dünyanın kuruluşuna, hayatın nizamına nazaran, orada da bizzarure yalnızlıktan kurtulamayacağız... Vefanın ve muhabbetin en temiz ve en hasbîsini zannederim ki, yine o mektepteki minimini maskaralarda bulacağız... Derslerin başlamasına şunun şurasında ne kaldı ki. Üç ay göz yumup açıncaya kadar geçer.
yönetim