İdeal ve Mefkuresi

TBMM’nin ilk muhaliflerinden biridir Hüseyin Avni Ulaş. “Ateşten Gömlek” giyen Türkiye’nin en karanlık günlerinden, en bıçak sırtı berzahlarından geçtiği Milli Mücadele zamanında, yani “müsait zamanlar demokratlarının” henüz ortaya çıkmadığı zamanlarda çıkıp en ateşli konuşmalar yapan demokratlarından biri.

Bugün Hüseyin Avni Ulaş’ın unutulmuşluğu, resmi tarihin onu yok sayma çabaları kadar, despotluktan arınmış muhalif duruşundan kaynaklanıyor belki de. Nice gayri resmi tarih yazıcısı bile fazla demokrat bulduğu için, onu kendi “resmi” tarih kitaplarına ya almamış ya da çifte standartlarını deşifre eden şerhler koymak zorunda kalmışlardır.

İhsan Çolak’ın tesbitiyle: “Hüseyin Avni Ulaş, bürokrasinin otoritarizmine bulaşmadan, halkın devrimine, değerlerine ve en önemlisi milli iradenin tecellisi olan demokrasi ilkesine sadık kalınması için mücadele vermiş bir şahsiyettir. Fransız Devrimi’nin Danton’una benzetilen Hüseyin Avni; Danton’un ihtilâlciler karşısına dikilip, insanların kanının akmaması için ihtilâlci terörün önüne geçmeye çalışması, devrimin kendi kendini aşmaması için bir sınır konulması gayretlerine mukabil, şahıs istibdadının önlenmesi, kanun hakimiyetinin sağlanması ve demokrasinin tesisi için, birinci mecliste muhalefet saflarında mücadele etmiştir.”

Peki, Ulaş’ın ayırıcı temel vasfı nedir? Öncelikle, Hüseyin Avni Ulaş’ın, Tanzimat’tan itibaren Osmanlı siyasi hayatına yön verenler, Dersaadet kökenli ve çoğunluk itibariyle asker olan bürokratlardan olmadığını vurgulamamız gerekiyor. Tepeden inme projelere pek iltifat etmemesi kendisinin de bulunduğu noktaya tepeden inme gelmemiş olmasının muhakkak büyük bir payı vardır. Bu eğer bir eksiklik ise Ulaş’ın damadı olan Nurettin Topçu’nun “En büyük korkusu şark despotizminin yeniden hortlamasıydı” yorumunun arka planında bu ‘eksikliğin’ de payı elbetteki tartışılamaz.

Evet, Hüseyin Avni Ulaş’ı farklı kılan özelliklerinden birisi ‘dersaadetten’ ya da zamanın büyük şehirlerinden birinden olmamasıdır. Hayatını Anadolu’ya vakfeden Ulaş’ın doğum yeri de Anadolu’dur. 1887 yılında Erzurum’un Kümbet köyünde (Günümüzde Erzurum’un bir mahallesidir. ) doğan Hüseyin Avni Bey, Gençağazade Musa Bey’in oğludur. Onbir yaşına kadar yaşadığı köyünde Halil Efendi’den ilk eğitimini alan Ulaş, gizli cemiyetlerin cirit attığı; komita faaliyetlerinin örgütlediği isyan, protesto ve ayaklanmaların sarstığı bir şehir olan Erzurum’da ilk gençlik yıllarını geçirdi. Mülkiye İdadisi’nin Ziraat Bölümü’nde okuyan Hüseyin Avni, Prens Sabahattin ve arkadaşlarının Paris’ten yönettikleri ünlü 1906 Erzurum Jöntürk Kıyamı’nı bir lise talebesi olarak adım adım izledi. İkinci Meşrutiyet’ten sonra Kümbet köylü Gençağazade Hüseyin Avni Bey, liseyi Vefa İdadisi’nde tamamladıktan sonra Hukuk Mektebi’nden mezun oldu ve İstanbul’da avukatlığa başladı.

Hüseyin Avni Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde yedek subay olarak dört sene savaştıktan sonra Erzurum’da Mali Müşavir olarak çalıştı. Milli Mücadele’yi ateşlendiren ilk kıvılcımların ortaya çıktığı Erzurum ve Sivas kongrelerine katılarak Anadolu Hareketi’nin önde gelen isimlerinden biri oldu. Misak-ı Milli’yi kabul eden son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebus olan Hüseyin Avni Bey ile daha sonra TBMM kürsüsünden son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin silâh zoruyla dağıtılmasına atıfta bulunan Mustafa Kemal Paşa arasında geçen ve meclis zabıtlarına yansıyan şu konuşmaya bu anlamda dikkat etmemiz gerekiyor:

Mustafa Kemal Paşa: “Bir Heyet-i Vekile ki; irade-i milliyenin mümessili olacaktır, ispat edeceğim; onun eline salâhiyet verdiğiniz zaman, o istediğini yapacaktır ve haberiniz olmayacaktır. Sorarım size; Heyet-i Vekile sizin buradan dağıtılmanıza karar verirse ne yapacaksınız?”

Hüseyin Avni Bey: “Güleriz!”

Mustafa Kemal Paşa: “Gülemezsiniz! İstanbul Meclis-i Mebusanı’na giden zatıaliniz, o zaman da güleriz demediniz, ama o zaman bunu yapamadınız, kulaklarınızdan tutup kapıdan dışarı atmışlardı.”

Hüseyin Avni Bey: “Yapanlar Saray kumandanı idi. Halbuki bizi tutanlar milli kuvvet ve milli kumandanlardır. Binaenaleyh kimse atamaz.”

Ulaş neye muhalifti?

Hüseyin Avni Bey’in muhalefetinin odak noktasında, yönetimin bazı konularda otoriterizme kayması vardı. Hüseyin Avni’nin amacı muhalif olmak değil, milli iradenin meclis eliyle işletilmesi ve yönetimin tarafsızlığının sağlanması, İstiklâl Mahkemeleri adıyla ve özel yetkilerle donatılmış mahkemelerin mahzurlarının anlaşılması ile temel hak ve özgürlüklerin sağlanmasıdır. Nitekim Milli iradenin meclis elinden alınıp önce Heyeti Vekile’ye, daha sonra da Başkumandanlık Kanunu ile Mustafa Kemal’e verilmesi karşısında ekibi ile birlikte şiddetli bir muhalefet atağına girişmiştir. Bu noktada, Hüseyin Avni Ulaş’ın muhalefetinin, kişiler değil ilkeler bazında olduğunu vurgulamakta fayda var.

Ahmet Demirel, Hüseyin Avni ve ekibinin bu kanun hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirmektedir: “Muhalif mebuslar Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığa getirilmesine karşı çıkmamışlar, hatta destek vermişlerdir. Buna karşılık, kanunla Başkumandan’a, kanun yürürlükte olduğu süre boyunca meclis yetkilerini kullanma hakkı verilmesini hiçbir zaman kabul etmemişler, başından beri buna karşı çıkmışlardır.”

Nitekim Mustafa Kemal’in şu sözleri de meselenin fevkalâdeliğini vurgulaması bakımından önemlidir: “İtiraf etmek lâzımdır ki, bu yetki büyük bir yetkidir. Meclisin yetkisidir ki bana veriyor. Böyle olmakla beraber, üç ay sonra elbette ya yenilersiniz veya yürürlükten kaldırırsınız. Böyle bir yetki vermek doğru değildir. Bunun için üç ay gibi kısa bir zamanla sınırlayınız.”

İnkılâp kanla değil, fikirle yapılır!

Hüseyin Avni Ulaş, İstiklâl Mahkemeleri hakkında, bu mahkemelerin el uzatmadığı alanın kalmadığı, hükümetin bütün icraatlarını eline aldığı ve meclis adına hükümler verdiğini vurgular ve eğer bir mahkeme teşkil edilecekse, bunun da hukuk kuralları içinde işletilmesi gerektiğini belirtir. Milli Mücadele dolayısıyla yaşanılan olağanüstü durumun, konunun sakıncalarını büsbütün devre dışı bırakmadığını Hüseyin Avni Bey şu sözlerle ifade etmektedir: “Memleketimiz üç İstiklâl Mahkemesiyle mi idare ediliyor? Efendiler her kazada bidayet mahkemeleriniz vardır. Cinayet mahkemeleriniz vardır. Gelişigüzel üç kişiye ‘kendi görüşünüze göre hüküm verin’ deyip yetki vermek, milletin hukukunu tepelemek demektir. İhtilalin de bir hukuku vardır. Hüner, isyan ettirmemektir. Kanun hakim olmalı. Şahısları hakimiyeti payidar olamaz. Samsun ve havalisinde 30-40 mahkememiz vardır. Bu mahkemeler ilimle donatılmıştır. Bu mahkemeler hakim hakkına tamamen sahiptir ve bu meslekte çalışan adamlardır. Elinizde bir kanun vardır. Bunu herkese eşit olarak uygulamakla sorumlusunuz. İçinizde özel emel taşıyan, hükümetimizi yıkmak isteyen bu gibi kimselere ceza kanunumuz gayet vasi cezalar tayin etmiştir. Bunları ehline vererek ve uzmanlığını adalete uygun bir şekilde uygulamaya muvaffak olursanız, hükümet manası çıkar. Yoksa onlara karşı muamele yaparsak hükümet sisteminden ayrılmış oluruz ki, millet onu bizden istemez. Memlekette artık İstiklâl Mahkemeleri’nin görevlerine son verilmelidir. Memlekette kanunu hakim kılmalıyız.”

Hüseyin Avni Ulaş, “Hüner, isyan ettirmemektir” der. Ulaş’ın sözlerinin lafta kalmadığının bir delili de burada karşımıza çıkar. Ulaş, karşılaştığı sorunları mümkün mertebe barışçıl yöntemlerle çözmeye çalışır. Nitekim Nurettin Topçu bir yazısında, onun Bolu’da çıkan bir isyanı yatıştırmak için bölgeye gidişini anlatır. Ulaş, yolda isyancıların ailelerine kötü muamele yaparak bölgeden sürgün eden jandarmayı yetkilerini kullanarak durdurur ve isyancılara kimliğini gizleyerek ulaşıp onları hükümete teslim olmaya ikna etmeye çalışır. O sırada ailelerinden Ulaş’ın onları jandarmadan kurtaran kişi olduğunu öğrenen asiler isyanı bırakırlar.

Ulaş’ın, İstiklâl Mahkemeleri’ne ilişkin eleştirilerine karşılık “Cepheler kan ağlarken bunlar da ne oluyor” diye sorulur ve Ulaş’ın cevabı her demokrata yakışacak vecizliktedir: “Cepheleri tutacak olan kanundur, adalettir!.”

Hüseyin Avni’nin de içinde bulunduğu muhalefet karşısında o günlerin ‘medyasının’ tavrını görebilmek için, gelin Yunus Nadi’nin Yenigün gazetesinde yayınlanan Yeni Bir Cidal Devri adlı makalesine bakalım.

Yunus Nadi, muhalefet hakkında “Bazı maksatlar için kamuoyuna tereddüt teşevvüşler aşılamak isteyen beş on kılıç arttığının gayretleri” ifadelerinin yanısıra, “Türk Milleti kendi istiklâlini korumaya ve kurtarmaya çalışırken karşısına çıkan düşmanların en şeni’i Halife ve Sultan olduğunda elbette karar kılmıştır. Hâl böyle iken bu memlekette Sultan ve Padişah isteyen sefil ruhlar bulunabildiğini farzettirecek bazı emare ve alâmetler eksik değildir. Biz biliriz ki onlar vardır, ve biz biliriz ki onlar kendi kanları içinde boğulacaklardır. Bize diyecekler bulunabilir ki: Hani ya, yahu hürriyet ve serbesti? Millet emrediyor ki bu işte hürriyet ve serbesti yoktur. Kokmuş ve muzır fikirlere serbest gezmek ve serbest söyleyebilmek mesağı yoktur. İsterse onu söylemek iddiasında bulunacaklar Büyük Millet Meclisi azasından bulunsunlar!” demektedir.

Buna cevaben Hüseyin Avni’nin yapmış olduğu meclis konuşması, onun duruşunun tutarlılığını göstermesi bakımından çarpıcıdır: “Biz inkılâbı fikirle yapacağız ki, payidar olabilsin. Eğer kabadayı usulünü takip edersek, korkarım ki o zaman inkılâptan mahrum kalırız. Kanla değil, fikirle inkılâp yapacağız. İnkılâplar fikir teşkilâtıyla, mektebiyle gelişir. Yoksa 31 Mart hadisesi gibi bu memlekette inkılâp yapılamaz. Bizim inkılâbımızı bu gibi fikirler çürütmektedir. İnkılâp fikrinin münevver öncüsü olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, halka hakk-ı hükümranisinin fazilet ve meziyetini öğretmelidir. Onun tercüman-ı efkârı olan gazeteler, onun alemdarlığını ilân eden arkadaşlarımız, ilmi münakaşa ile bu vazifeyi yapmalıdır, ölüm tehdidiyle değil efendiler.”

Nitekim yıllar sonra Muammer Asaf, Hareket Dergisi’nde dönemin Bahriye Vekili İhsan Yavuz’un şu sözlerini aktaracaktır: “Bizim en büyük hatamız, Hüseyin Avni’nin kapatmaya çalıştığı kapıyı açık tutmakta endişemiz oldu. Bu yüzdendir ki inkılâbın mev’ud meyvesini çürüttük.”

Muhaliflerin tasfiyesi 

Ayrıntılarını kendisiyle ilgili bölümde işleyeceğimiz Ali Şükrü Bey cinayetinden sonra, 1 Nisan 1923’te meclis seçim kararı aldı. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın aynı yılın ocak ayında İzmit’te gazetecilerle yaptığı bir görüşme sırasında, meclisin seçimlere karar vermesinin zorunlu olduğunu söylediğini de hatırda tutmak gerekir. Çünkü meclisin o dönemdeki durumuyla Lozan’da imzalanacak muhtemel bir anlaşmayı reddetmesinden endişe ediliyordu.

Nitekim Mustafa Kemal’in bir gazeteciye “Her şeyden evvel kız gibi bir meclis yapalım da, ondan sonra istediğiniz gibi yazınız” dediği kaydedilmiştir. Seçimlere Ali Şükrü Bey cinayetinin muhasebesi yapılmadan gidilmemesi gerektiğini söyleyen Saruhan Mebusu Reşat (Kayalı) dışında itiraz eden olmaz. Seçim kararı alındıktan sonra yapılan son toplantıda Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle muhalefetin eli biraz daha daraltılır. Esat Öz’ün Tek Parti ve Siyasal Katılım adlı kitabında belirttiğine göre İkinci Meclis’e Birinci Grubun yüzde 97’si tekrar seçilirken, bu oran İkinci Grup için yüzde 3’te kalmıştır.

İkinci Grubun tasfiyesini anlayabilmek için seçim sistemine göz atmakta fayda var.

Hakkı Uyar, Toplumsal Tarih Dergisi’nde yayınlanan makalesinde dönemin seçimlerinin yapısını şu sözlerle anlatıyor: “Seçimler iki dereceliydi. Halk ikinci seçmenleri seçiyor, ikinci seçmenler de milletvekillerini seçiyordu. Aslında yapılan, seçimden ziyade iki dereceli bir onaylamadan ibaretti. İkinci seçmenler CHP üyesiydiler ve parti tüzüğü gereği, parti üyelerine oy vermek zorundaydılar. Bağımsız olarak ikinci seçmenliğe ya da milletvekilliğine soyunanların şansı yoktu. CHP’li ikinci seçmenler, partinin olur verdiği ‘müstakil’ milletvekili adaylarına oy verebiliyordu.”

17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka kuruldu. Yeni fırkanın kurucuları arasında yer alan Hüseyin Avni Bey, İstanbul İl Kongresi İdare Heyeti üyesi oldu. Önce Şeyh Said isyanı, ardından gelen Takrir-i Sükun Kanunu ile TpCF ve muhalefet tasfiye edilirken, Hüseyin Avni de idamlıklar arasında, Aliler mahkemesinin önüne çıkarıldı. Ama onu mahkûm edecek uydurma da olsa bir delil ortaya koyamadılar. Hüseyin Avni Ulaş, kendine beraat ettiğini bildiren Kel Ali’nin yüzüne karşı “Bugüne kadar namusumdan emindim, fakat şimdi şüphe ediyorum” diyor. Kel Ali’nin “Niçin” sualine karşı verdiği “Hepsi de benden bîgünah ve namuslu arkadaşları astınız. Bende ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefli ölümden esirgediniz” cevabıyla yakın siyasi tarihimizin en açık sözlü politik şahsiyetleri arasında yer aldı.

Böyle bir durumda, bütün muhalifler gibi Hüseyin Avni’nin de gözaltı hayatı başlamış oldu. Tek parti siyasi komiserleri onu zaman zaman yokluyor, siyasi alâkalarını ölçmeye çalışıyordu. Nitekim, Ali İhsan Sabis Paşa hatıralarını kaleme aldığında, kendini yargıç önünde buldu. Bu gözdağı operasyonunda yargıcın Hüseyin Avni’ye yönettiği “Ali İhsan Paşa, bu kitapları ne maksatla yazmış olabilir” sorusuna verilen cevapta bir siyaset mualliminin ruhları dirilten nefesi vardır: “Bana Ali İhsan Paşa bu kitapları niçin yazdı diye sormayın. Sen niçin böyle kitaplar yazmadın, diye sorun.”

Hüseyin Avni Ulaş İkinci Meclis’e seçilemeyince İstanbul’da Mahmutpaşa’da 5. Noter olarak çalışmaya başladı. 1945 seçimlerinde İsmet İnönü, önceki seçimlerden farklı olarak, ara seçimlerde, CHP dışındakilerin de aday olmasına imkân sağlayınca Hüseyin Avni Ulaş aday oldu fakat bu seçimi kazanamadı. Daha sonra Nuri Demirağ başkanlığındaki Milli Kalkınma Partisi kurucuları arasında yer alan Hüseyin Avni Ulaş, kısa bir süre sonra bu partiden ayrıldı. 23 Şubat 1948’de İstanbul’da vefat etti.

Ceddinden ne devralmıştın, ahfadına ne bırakmaktasın?

Hareket Dergisi, Hüseyin Avni Ulaş’ın vefatının birinci yılında dostlarının onunla ilgili hatıralarını yayınladı. Asaf Muammer Bey, Ulaş’ın fikri yapısı ve karakteri hakkında da önemli ipuçları vermektedir: “Cerrahpaşa Hastanesi’ndeyim. Hüseyin Avni’nin yattığı karyolanın ayak ucunda rahat bir koltukta oturuyorum. Oda hususi, bizbizeyiz. Dünya hadiselerini gözden geçirerek sağa sola çata çata konuşuyoruz. Fakat onda da, bende de sevimsiz bir sohbet dermansızlığı var. Ben dermansızlığın menşeini biliyorum. Ertesi sabah saat sekizde Hüseyin Avni’ye ameliyat yapılacak. Ne düşünüyor? Bilmiyorum!”

Endişesiz, âvâre bir sesle soruyorum: “Nen var senin ya hu? Dalıp dalıp gidiyorsun! Yarınki ameliyata ehemmiyet veriyorsun galiba? Hiç endişelenme, basit bir ameliyat imiş.”

Hiç beklemediğim bir kahkaha atıyor: “Desene ki beni bıçaktan korkan bir tabansız sandın? Tıbbın bıçağından korkar mıyım hiç! Ancak tabibin cehlinden, soysuz gururundan korkarım! Birçok baylarımız (Bu vasfı hiç sevmez: daima istihza makamında kullanırdı) gibi kendini ehil zanneder de ‘yapıyorum’ diye insanı büsbütün kör eder maazallah… Hayır azizim, bunları düşünmüyorum, haddizatında ölümden de pervam yoktur. Kemali teslimiyetle bilirim ki bu âlemde beka yoktur; her gelen, günün birinde göçer gider. Benim için korkunç olan asıl seyyiatım, günahlarımdır birader. Beş on gün şurada dinlendim de biraz, selâmet-i akıl ile, huzur-u vicdan ile ömrümün bilançosunu gözden geçirdim: Baştan başa hüsran!”

Medâr-ı teslimiyet veya neşe olsun için: “Senin ne seyyiatın olacak? Geç. Mübâlağa ediyorsun, tevazua kaçıyorsun bir hayli” dedim.

Yüzünde nahoş bir ifade belirdi. Mahzun bir sesle: “Gel” dedi. “Bugün gafil ve mağrur nefislerimize uyarak özsüz lâf etmeyelim. Seninle birçok konuşacaklarım var. Hakikat şu ki, hepimiz gırtlaklarımıza kadar seyyiat içindeyiz! Halbuki, geçmiş bizden bekler, âti bizden bekler, biz ise nâdan nefsimizin peşinde bir ihtiras batağından diğer bir ihtiras batağına dalmaktayız: Ne hayrımız var, ne hasenadımız.”

Birdenbire hiddete kaçan bir sesle mevzudan atladı: “Dün buraya bir ziyaretçi gelmişti. İsmi lâzım değil, kahramanlık mahramanlık diye bir sürü riyakâr lâf etti, kafamı patlattı. Zannınca can siperâne çalışmış, mecliste çekinmeden söz söylemişim, elbette kahraman imişim. Ne semahat… Ne beleş kahramanlık bu! Kendi teseyyübümüz yolundan ocağımıza sel basmış da, elbirliği etmiş, bir oturum yer kurtarmışız! Bu kadarcık da yapmasaydık hangi sûretle “Bu ülke bizim, şu muhteşem taç, şu muazzam tarih bizim” diyebilecektik acaba?

Kurtardığımız bir avuç toprak için kahramanız, âlâ, ya verdiğimiz bin dönüm toprak için istihkakımız nedir? Bunu sorunca muhatabım sustu. Susar elbet. O da bilir ki hakikatin sillesi, riyânın kahpe dudağı gibi yumuşak değildir. Bir karış yer kurtardık, bin dönüm yer bıraktık, dede tâcı elimizde parçalandı. Bugün her parçası bir krala taç oldu, bunun esbabını âtî araştırır, cürmü bize sorar, günahı bize yükler. Sanma ki ben cihâdımla, varlığımla müftehirim. Haşa! Ancak aczimin teseyyübümün hayâsını duymaktayım, yarın geberir gidersem, ceddim katına hangi suratla varırım? Ömrüm devâm eder de kalırsam ahfâdıma ne yüzle bakarım?” diye kaç gündür şu yatakta titriyorum. Hüsran acısın halimize birader, hüsran!”

Son yıllarda, hemen her ölüm yıldönümünde Hüseyin Avni Ulaş’ın anısına bir yazı kaleme alan Mehmet Altan, Ulaş için şöyle diyor: “Cumhuriyet’in demokratik hâle getirilmesi için hukukun üstünlüğünü savunan ve Birinci Meclis’te, İkinci Grup’un önderlerinden olan Cumhuriyet’in ilk demokratı sayılabilecek, Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Ulaş’ı 23 Şubat 1948’de kaybetmiştik. Hüseyin Avni Ulaş, sivil ve hukukçu olduğu için muhalif konuma düşmüştü. Hukuk egemenliğini kurmak… Hukukun üstünlüğünü savunmak… Ankara’nın seksen yıldır istemediği ve tehlikeli bulduğu bir öneri… Genç kuşaklara, Hüseyin Avni Ulaş, İkinci Grup filân öğretilmiyor. Ömrünü Türkiye için heba eden Hüseyin Avni Ulaş’ın memleketi Erzurum’da bir tek büstü bile yok.”

Hüseyin Avni Ulaş’ı düştüğü nisyan çukurundan kurtarmadan, demokrasi kültürünün bu memlekette güçlü bir şekilde kök salabileceğini ve milletin (demokrasi) meyvelerinden yararlanabileceğini sanmıyorum. Çünkü demokrasinin en büyük gıdası hafızadır.

Milli Gazete Suavi Kemal