Çeşitli Düşünür ve Yazarların Fikirleri

ŞİNASİ HAZNEDAR

Hüseyin Avni Ulaş 60 Yıl Önce Öldü

Hüseyin Avni Ulaş 1948’de, düşündüğü cumhuriyeti görememenin üzüntüsüyle öldü. “Soy”, “sop”, “ırk” çığırtkanlığı yapmadı. Zinde güçler onun için “Tanırız, iyi hukukçudur” demedi.

23 Şubat 2008… Hukuk öğrenimi gören, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılan, Birinci Mecliste Erzurum Mebusluğu yapan, TBMM İkinci Başkanlığı görevini yürüten, hukukun üstünlüğünü ve cumhuriyetin demokratikleşmesini savunan, Mustafa Kemal’e muhalif “2. Grup” kurucuları arasında yer alan Hüseyin Avni Ulaş’ın ölümünün 60. yılı.

Savunduğu değerler, dile getirdikleri ve sonuçlar o günden bu güne koca bir cumhuriyet tarihi boyunca farklı düşünce sahiplerine reva görülenin hiç değişmediği ortada.

Yıl 1923 1. Meclis, yıl 2008 sanıyorum 23. Meclis.

Hüseyin Avni Ulaş’ın o gün ifade ettiklerini bu gün ifade ettiğinizde başınıza gelebilecekler o günden farklı değil.

Hatta bugün dünü aratır gibi.

Trabzon mebusu ve 2. grup üyesi Ali Şükrü Bey’in “faili malum” öldürülmesi sonrasında Mart 1923’te TBMM’de yaptığı konuşmada duygularını şöyle ifade ediyordu Hüseyin Avni Ulaş.

“Sana da mı taarruz ey kabe-i millet ? Sana da mı taarruz ey ara-yı millet ? Sana uzanan eller sırmalı paşa kolları olsa da kırılacaktır. Allah’tan çok isterim ki , memleketin elim zamanlarında bu hal adi bir suç sonucu zuhur etsin. Ya siyasi ise efendiler ? Demek ki bu memlekette herhangi bir fikrin serdarı ölecektir.”

Şimdi de ölmüyor mu ? En son Hrant Dink öldürülmedi mi 19 Ocak 2007’de ?

84 yıl sonra

Aradan 84 yıl geçmesine rağmen bize çok tanıdık gelen, o siyasi cinayeti işleyen ve işleten arasında kurulan ilişki ne kadar güncel ve tanıdık ? Belki tek fark cinayeti işleyene kahramanlık payesi verenlerin birlikte çektirdiği bayraklı fotoğrafların elimizde olmaması.

“Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Bende ne gibi bir namussuzluk gördünüz ki bu şerefli ölümden esirgediniz ?” diye, İzmir suikastına karıştığı iddiasıyla İstiklal Mahkemesinde yargılanırken Kel Ali’ye çıkışını aklınıza getirdiğinizde “Yargı bağımsızlığı” konusunda şimdilerde sürmekte olan tartışmanın köklerinin ta o zamanlara kadar gittiğini ve “Evet ben muhalifim,ama neye muhalifim ? Haksızlığa, Adaletsizliğe muhalifim” dediğini düşündüğünüzde 2008’ler Türkiye’sini kanser gibi sarmış hukuksuzluk ve adaletsizliğin devlet geçmişimizde ne kadar güçlü bir damara sahip olduğunu düşünmez misiniz ?

“TBMM’nin gerçek şurevi fonksiyonu bulunmazsa, siyasi saltanatın şekli değişmekle birlikte bu kez şahıs, zümre ve parti diktatörlükleri ile özde devam eder. Cumhuriyet ancak hürriyetle olur. Hürriyet’e, millete istinad etmeyen cumhuriyet iğfalkardır” tespitine katılmıyorum diyebilir misiniz ?

12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 141’ler, 142’ler, 159, 163, 301 ve diğerleri ile sürdürülmek istenen cumhuriyet iklimi Hüseyin Avni Ulaş’ı haklı çıkarmıyor mu ?

Hüseyin Avni Ulaş 1948’de, düşündüğü cumhuriyeti görememenin üzüntüsüyle öldü.

“Soy”, “sop”, “ırk” çığırtkanlığı yapmadı. Zinde güçler onun için “Tanırız, iyi hukukçudur” demedi.

Düşünceleri, yani hem meclis başkanlığının hem başvekilliğin hem de başkumandanlığın tek bir adamda toplanmasına yürüttüğü muhalefet nedeniyle tüm arkadaşlarıyla birlikte tasfiye edildiğinden “İkinci” TBMM’ye giremedi.

Demokratikleşememe inadındaki cumhuriyet

Onun giremediği TBMM onun bıraktığı gibi değil mi hala ?

Farklı olanın önü ya öldürülerek ya 301’ler ya da seçim barajları ile kesiliyor.

Hüseyin Avni Ulaş, Küçüksu’da, sırtını müesses nizama, çeteye, mafyaya, ranta değil küçük bir yamaca dayamış, “Halk’a isnad etmeyen Cumhuriyet iğfalkardır” demekle ne kadar da haklıymışsın diye her yıl onu “yad” eden dostlara sahip olarak onurlu ve huzurlu yatıyor.

Ve…

80 yıllık tespitlerinin değişmediğini görmenin dudaklarına yayılan hüzünlü gülümsemesiyle, Topal Osman’ların, Yahya Kahya’ların, Ergenekon’ların yerine “Evrensel Hukuk”u ikame edemeyen demokratikleşememe inadındaki cumhuriyete hayretle bakıyor. (ŞH/TK)

****

ŞİNASİ HAZNEDAR

23 Şubat 2008…Hukuk öğrenimi gören, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılan, Birinci Mecliste Erzurum Mebusluğu yapan, TBMM İkinci Başkanlığı görevini yürüten, hukukun üstünlüğünü ve cumhuriyetin demokratikleşmesini savunan, Mustafa Kemal’e muhalif “2. Grup” kurucuları arasında yer alan Hüseyin Avni Ulaş’ın ölümünün 60. yılı.
Savunduğu değerler, dile getirdikleri ve sonuçlar o günden bu güne koca bir cumhuriyet tarihi boyunca farklı düşünce sahiplerine reva görülenin hiç değişmediği ortada.
Yıl 1923 1. Meclis, yıl 2008 sanıyorum 23. Meclis.
Hüseyin Avni Ulaş’ın o gün ifade ettiklerini bu gün ifade ettiğinizde başınıza gelebilecekler o günden farklı değil.
Hatta bu gün dünü aratır gibi.
Trabzon mebusu ve 2. grup üyesi Ali Şükrü Bey’in “faili malum” öldürülmesi sonrasında Mart 1923’te TBMM’de yaptığı konuşmada duygularını şöyle ifade ediyordu Hüseyin Avni Ulaş.
“ Sana da mı taarruz ey kabe-i millet ? Sana da mı taarruz ey ara-yı millet ? Sana uzanan eller sırmalı paşa kolları olsa da kırılacaktır. Allah’tan çok isterimki , memleketin elim zamanlarında bu hal adi bir suç sonucu zuhur etsin. Ya siyasi ise efendiler ? Demek ki bu memlekette herhangi bir fikrin serdarı ölecektir.”
Şimdi de ölmüyor mu ? En son Hrant Dink öldürülmedi mi 19 Ocak 2007’de ?
Aradan 84 yıl geçmesine rağmen bize çok tanıdık gelen, o siyasi cinayeti işleyen ve işleten arasında kurulan ilişki ne kadar güncel ve tanıdık ? Belki tek fark cinayeti işleyene kahramanlık payesi verenlerin birlikte çektirdiği bayraklı fotoğrafların elimizde olmaması.
“Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Bende ne gibi bir namussuzlukgördünüz ki bu şerefli ölümden esirgediniz ?” diye, İzmir suikastine karıştığı iddiasıyla İstiklal Mahkemesinde yargılanırken Kel Ali’ye çıkışını aklınıza getirdiğinizde “Yargı bağımsızlığı” konusunda şimdilerde sürmekte olan tartışmanın köklerinin ta o zamanlara kadar gittiğini ve “Evet ben muhalifim,ama neye muhalifim ? haksızlığa, Adaletsizliğe muhalifim” dediğini düşündüğünüzde 2007’ler Türkiye’sini kanser gibi sarmış hukuksuzluk ve adaletsizliğin devlet geçmişimizde ne kadar güçlü bir damara sahip olduğunu düşünmez misiniz ?
“TBMM’nin gerçek şurevi fonksiyonu bulunmazsa, siyasi saltanatın şekli değişmekle birlikte bu kez şahıs, zümre ve parti diktatörlükleri ile özde devam eder. Cumhuriyet ancak hürriyetle olur. Hürriyet’e, millete istinad etmeyen cumhuriyet iğfalkardır” tesbitine katılmıyorum diyebilirmisiniz ?
12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 141’ler, 142’ler, 159, 163, 301 ve diğerleri ile sürdürülmek istenen cumhuriyet iklimi Hüseyin Avni Ulaş’ı haklı çıkarmıyor mu ?
Hüseyin Avni Ulaş 1948’de düşündüğü cumhuriyet’i görememenin üzüntüsüyle öldü.
“Soy”, “sop”, “ırk” çığırtkanlığı yapmadı. Zinde güçler onun için “Tanırız, iyi hukukçudur” demedi.
Düşünceleri, yani hem meclis başkanlığının hem başvekilliğin hem de başkumandanlığın tek bir adamda toplanmasına yürüttüğü muhalefet nedeniyle tüm arkadaşlarıyla birlikte tasfiye edildiğinden “İkinci” TBMM’ne giremedi.
Onun giremediği TBMM’si onun bıraktığı gibi değil mi hala ?
Farklı olanın önü ya öldürülerek ya 301’ler ya da seçim barajları ile kesiliyor.
Hüseyin Avni Ulaş, Küçüksu’da, sırtını müesses nizama, çeteye, mafyaya, rant’a değil küçük bir yamaca dayamış, “Halk’a isnad etmeyen Cumhuriyet iğfalkardır” demekle ne kadar da haklıymışsın diye her yıl onu “yad” eden dostlara sahip olarak onurlu ve huzurlu yatıyor.

Ve…
80 yıllık tespitlerinin değişmediğini görmenin dudaklarına yayılan hüzünlü gülümsemesiyle, Topal Osman’ların, Yahya Kahya’ların, Ergenekon’ların yerine “Evrensel Hukuk”u ikame edemeyen demokratikleşememe inadındaki cumhuriyet’e hayretle bakıyor…

                                                                        ****

MEHMET ALTAN

Demokrasi mücadelesi sırasında resmi tarih ve ideolojiyle ters düştügü için üzeri çizilenlere

Yüzleşme Derneği resmi tarihte ‘yok’ sayılanlar için ‘Özür ve Telafi Girişimi’ başlatıyor. Amaç‘yok’ sayılanlara iade-i itibar vermek. Bunun için seçilen ilk isim, 1. Meclis’in önemli ismi Hüseyin Avni Ulaş

YüzleŞme Derneği ‘Özür ve Telafi Girişimi’ başlatıyor. Neyin özrü, neyin telafisi?

Resmi tarih ve ideolojinin ‘yok’ saydığı…

Veya unutturmak istediği kişilerin ve olayların özrü ve telafisi.

Başlangıç vuruşunu da, bugün 60. ölüm yıldönümü olan Hüseyin Avni Ulaş ile yapıyor.

Tek parti rejimine muhalefet ettiği için İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan Hüseyin Avni Ulaş, önce saat 11’de ‘Empati Grubu’ tarafından Beykoz Küçüksu Mezarlığı’ndaki mezarı başında anılacak.

Sonra…

14.00-17.00 saatleri arasında Bilgi Üniversitesi Kuştepe kampüsünde bir panel düzenlenecek.

Yüzleşme Derneği’ne göre Türkiye’de sorunlarımızın çözümü, sağlıklı ve işleyen bir demokrasi…

Ancak geçmişle yüzleşmekle mümkün olabilir.

Şöyle diyorlar:

‘Eksiğiyle fazlasıyla sahip olduğumuz demokrasi birikimi, hiç kuşku yok ki bir tarihi evveliyata sahip.

Resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından ‘yok’ sayılmak, unutturulmak istenen gerçeklerimiz var.

Bugün demokrasi adına yaşadığımız, sahip olduğumuz kazanım ve gelişmeler, bunun çilekeş mücadelesini yürütenlerden bağımsız olarak düşünülemez, doğru anlaşılamaz.

Resmi ideoloji ve tarih anlayışının üzerini örttüğü, bizlere unutturmak istediği kişi ve olayları, süreçleri açığa çıkartmak, tarihimize ve gerçeklerimize ayna tutmak istiyoruz. Özür ve Telafi Girişimi, tek başına bir tarih çalışması değildir. Bu girişim, geçmişte bürokratik cumhuriyetin gadrine uğramışlara bir özür borcu, uğradıkları haksızlıkları ortaya çıkarma, günümüz koşullarında karınca kararınca bir telafi ve iade-i itibar çalışmasıdır.’

Bu girişimin ilk halkası olan Hüseyin Avni Ulaş kim?

Ya da neden ilk olarak Hüseyin Avni Ulaş seçilmiş?

Cevap Hüseyin Avni Ulaş’ın kimliğinde.

Cumhuriyetin ‘demokratikleşmesi’ için Birinci Meclis’te büyük çaba gösteren ilk demokratlarımızdan…

İttihatçı özelliklere karşı çıkmış…

Dar çevre egemenliğine karşı çıkmış…

Merkeziyetçiliğe karşı çıkmış…

Hukukun üstünlüğü için savaşmış…

Halkın iradesinin mutlak olması için uğraşmış.

Üzerini çizivermişler, bir daha seçilmediği gibi ne arayanı çıkmış, ne soranı…

Türkiye öylesine genç bir nüfusa sahip ki, üstelik magazinleşme de öylesine etkin ki, ‘Birinci Meclis’…

Yahut ‘Birinci Meclis’te İkinci Grup’ deyince, ne olduğunu da kısaca bir hatırlatmak mecburiyeti var.

Ana Britannica’nın tanımıyla söylersek:

‘İlk Meclis’teki ‘İkinci Grup’a mensuplar…

Özellikle Hüseyin Avni Ulaş ‘İttihatçı bir özellik olarak gördüğü kişi ve dar çevre egemenliğine, merkeziyetçiliğe karşı’ çıkmaktaydı.

Hukukun üstünlüğünü ve halkın iradesini savunuyordu.

İyi bir hukukçu olmasının da katkısıyla, cumhuriyetin demokratikleşmesini her fırsatta öneriyor, aksine gelişmeleri de eleştiriyordu.’

Cumhuriyeti demokratikleştirme arzusunda olan herkesin rahmetle anması gereken tarihsel kimliklerimizden biri Hüseyin Avni Ulaş.

Eğer mevcut durumu daha hızlı düzeltmek arzusunda isek biraz daha cevval davranmalıyız…

Dün bizim arzuladıklarımız için mücadele edenlere karşı manevi borcumuzu ödemezsek, bu çabalar yarına köklü bir biçimde intikal etmez.

Türkiye’nin temel sorununun cumhuriyetin demokratikleşememesi olduğu ortaya çıkınca, Hüseyin Avni Ulaş’ı da yeniden keşfettik.

Yıllar önce gidip Küçüksu’daki mezarına güller koymuştuk. Bugün de koyacağız.

Ama hem Sivas, hem Erzurum Kongresi’ne katılmış olmasına rağmen, Erzurum’un ona bir büstü fazla görür gibi bir hali vardır. Yıllardır öneririz ne belediye duyar, ne diğer il yönetimleri…

Aslında Erzurum’u görünce bunun nedenini daha da iyi anlamıştım.

Erzurum’da devlet halktan hala zengin… Kent, kamu binalarının ezici hakimiyeti altında.

Demokrasiyi talep eden Erzurumlu bir demokratın büstü belki de o nedenle gündemde yok.

Ne zaman ki, halkın zenginliği devletinkini aşar, Erzurum da Hüseyin Avni Ulaş’ı hatırlar. Şimdilik devletin kahramanları ile idare ediyorlar. Halkınkine sıra gelmiyor.

Demokrasi, hukuk…

Sorunlarımızı çözecek ciddi formüller olarak bunları görüyorsanız, siz de Hüseyin Avni Ulaş’a bir selam gönderin.

Rejimin ondan esirgediğini, toplum olarak biz verelim.

Küçüksu’daki mezar, Hüseyin Avni Ulaş’ın 60.ölüm yıl dönümünde gadre uğramış bir öksüzlüğün ıssızlığında kalmasın.

****

MEHMET ALTAN

Hüseyin Avni Ulaş kim?

cumhuriyet’in demokratikleşmesi için, birinci meclis’te büyük çaba gösteren ilk demokratlarımızdan.

İttihatçı özelliklere karşı çıkmış.

Dar çevre egemenliğine karşı çıkmış.

Merkeziyetçiliğe karşı çıkmış.

Hukukun üstünlüğü için savaşmış.

Halkın iradesinin mutlak olması için uğraşmış. üzerini çizivermişler, bir daha seçilmediği gibi, ne arayanı çıkmış, ne soranı…

Türkiye’nin temel sorununun cumhuriyetin demokratikleşememesi olduğu ortaya çıkınca, Hüseyin Avni Ulaş’ı da yeniden keşfettik. yıllar önce gidip Küçüksu’daki mezarına güller koymuştuk. ama hem Sivas, hem Erzurum kongresi’ne katılmış olmasına rağmen, Erzurum’un ona bir büstü fazla görür gibi bir hali vardır. yıllardır öneririz ne belediye duyar, ne diğer il yönetimleri…

Aslında Erzurum’u görünce bunun nedenini daha da iyi anladım. Erzurum’da devlet halktan hâlâ zengin. kent, kamu binalarının ezici hakimiyeti altında. demokrasiyi talep eden Erzurumlu bir demokratın büstü o nedenle gündemde yok. ne zaman ki, halkın zenginliği devletinkini aşar, Erzurum da Hüseyin Avni Ulaş’ı hatırlar. şimdilik devletin kahramanları ile idare ediyorlar. halkınkine sıra gelmiyor. ”

****

Değerli Dostlar,

Hüseyin Avni Ulaş’ın vefatının 49. yılındayız. Onu bir kez daha saygıyla, rahmetle anıyoruz.

O gerçek bir hukukçu, yılmaz bir demokrattı. Hem sevenleri hem de mücadele ettiği siyasi kimlikler, ona Cumhuriyetin ilk demokratı ünvanını vermişti.

Hüseyin Avni Ulaş, Birinci Büyük Millet Meclisi’nde demokratik çıkışlarıyla dikkatleri çekmeye başlamıştı. Çoğunluğu asker üyelerden oluşan Birinci Meclisin, olağanüstü şartlar içinde demokrasi ve hukuktan ödün verilebileceği yönündeki eğilimini farkeden H.A.Ulaş; Her ne kadar olağanüstü bir vaziyette bulunulsa da “inkılabın da hukuku vardır” düşüncesiyle o, hukukla hareket edilmesi gerektiği üzerinde ısrarla durmuştur. Kendisi ile birlikte hareket eden 70 kadar meclis üyesi ile İkinci Grup’u oluşturarak, hukuk dışı karar ve uygulamalara sert tepkiler göstermeye başlamışlardır.

İstiklal Mahkemeleri hakkında; bu mahkemelerin el uzatmadığı alanın kalmadığı, hükümetin bütün icraatlarını eline alarak meclis adına hükümler verdiğini ifade ederek; “Efendiler, siz memleketi kurtarmak istiyorsanız, siz mahkemeleri yaşatmak istiyorsanız; işte burada 350 mahkememiz var. Onun kudretini artırın, onun kudreti olmazsa 4 mahkeme 5 mahkeme adaletin bütün teşkilatını yürütemez. Bütün suistimalin önüne geçemez” demiştir.

Hüseyin Avni Ulaş Başkumandanlık yetkisinin kullanılış biçimini de eleştirmiştir. Onun bu kanun hakkındaki düşünce ve/veya eleştirileri; öncelikle, Mustafa Kemal’in aynı zamanda Meclis Başkanı olması sıfatıyla sorumsuz, Başkumandanlık sıfatıyla ise sorumlu olacağını ve bu durumun oluşturacağı karmaşayı dile getirmiştir. Ayrıca Başkumandanlık yetkisinin icra alanının askeri konular ile, ordunun tek elden sevk ve idaresi ile sınırlı olmasını, sivil icraatı ilgilendiren konulara sirayet etmemesi gerektiği yönünde idi.

Yakın arkadaşı, Tan Gazete’si sahibi Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey savunduğu fikirler nedeniyle öldürülmüştü. H.A.Ulaş, bir mebusun düşünceleri nedeniyle öldürülmesini kabul edememiş, sert tepki göstermişti. Meclis kürsüsünden meclisi işaret ederek yaptığı ateşli konuşmanın şu cümlesi dikkat çekiciydi; “Sana da mı tecavüz ey milletin kabesi? Sana uzanan eller sırmalı paşa kolu olsa da kırılacaktır”. O, meclisi milletin kabesi olarak görüyordu.

O tarihten bu yana meclise pek çok kere sırmalı paşa kolu uzandı ama, bizler onları sadece köşklerde beslemekle yetindik. “Bugün olsa yine aynısını yapardım” diyenlerini avuçlarımız patlarcasına alkışladık.

Neyse, konumuza dönelim.

Birinci Meclis 16 Nisan 1923 tarihinde son oturumunu yapmış, takip eden günlerde yeni adaylar belirlenmiş ve seçimlere gidilmiştir. 18 Temmuz 1923 tarihinde ise yeni milletvekilleri kesin sonuçları belirlenmiştir. İkinci Grup’tan hiç kimse İkinci Meclis’te aday gösterilmemiştir.

İkinci BMM’ne adaylığını koymaması hususunda H. A. Ulaş’a büyük baskı yapılmış, memleketi olan Erzurum’dan bazı seçmenlere, kendisini mebusları olarak görmek istemediklerini yazan belgeler imzalatılmıştır. H.A.Ulaş bunları gördüğünde “3 Erzurumluya değil, tüm Erzurum’lulara kağıt imzalatsanız da hemşehrilerimin sevgisini benden alamazsınız, ben bu kağıtların ne şartlar altında imzalatıldığını çok iyi biliyorum” demiştir.

Birinci Meclis’te İkinci Grup’un savundukları konuları, İkinci Meclis’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kuran Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi üyelerin çektiği grup savunur hale gelmiştir.

Hüseyin Avni Bey’in mecliste yaptığı mücadelenin mahiyetini kavrayamamış olan Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey’in Mustafa Kemal’in yok edilmesi hususunda teşriki mesai teklifine H.Avni Beyin yazdığı cevap tarihi bir vesika olmuştur. O zaman Bitlis valisi bulunan Kazım Dirik’in elde ederek hükümete gönderdiği Hüseyin Avni Bey’in mektubunda; “Mustafa Kemal’e muhalefetim, hiçbir zaman onun şahsiyetine kızarak muzır cereyanlar peşinde koşan insanlarla memleketin aleyhine beni hareket ettiremez. Yurdun milli tesanütünü vücuda getirmek istediğimiz bir anda sizin mektubunuzdaki düşünceleriniz gibi hareket etmektense, Mustafa Kemal’in tahakkümüne boyun eğmeği şeref telakki ederim.” Deyişi, Hüseyin Avni Ulaş’ı İzmir suikasti suçlamasıyla İstiklal mahkemesine eli kelepçeli getirten bütün hasımlarını yere baktırdı.

İdam edileceği hükmü beklenilirken alkış tufanı arasında beraat kararının kendisine tebliğ edildiği görüldü. Hiçbir ilgisi olmadığı halde İzmir suikasti davası sanığı olarak yargılandığı İstiklal Mahkemesinde berat ettiğini bu şekilde öğrenen H.Avni Bey mahkeme heyetine “bütün namuslu arkadaşlarımı idam ettiniz, bende ne gibi bir namussuzluk gördünüz ki bu şerefli ölümü benden esirgiyorsunuz” demesi, bu mahkemenin adalet anlayışını  dile getirmiştir.

Hüseyin Avni Ulaş idamdan döndü ama muhalif oluşunun ceremesini ömrünün sonuna kadar çekti. Ömrünün son yıllarını yokluk içinde geçiren “Cumhuriyetin İlk Demokratı” 23 Şubat 1948 tarihinde vefat etti. Vefatından sonra ise unutturulmaya çalışılarak cezalandırılmak istendi. Biz de inadına unutmayacağız. Bu ülkeye adalet adına, hukuk adına, demokrasi adına canı pahasına mücadele vermiş bu değerin unutulmaması için çaba sarfedeceğiz.

Mezarı, Beykoz Küçüksu Mezarlığındadır ve her yıl vefat yıldönümüne en yakın Pazar günü mezarı başında anılmaktadır. Bu yıl da 25 Şubat Pazar günü saat 12.00 den itibaren mezarı başında olacağız. İlgi duyan arkadaşlarımızı bekleriz.

****

ABDULLAH MURADOĞLU

Cumhuriyet döneminin ilk demokratlarından sayılan, ateşli kişiliği, düşünceleri ve hitabetiyle tanınan Hüseyin Avni Ulaş Erzurum’da 1887′de doğdu. 1901′de Erzurum Mülkiye İdadisi’ne kaydoldu. Ziraat Mektebi’nde altı yıl okudu. İlk gençlik yıllarında Abdulhamit karşıtı “Can Veren Teşkilatı”na mensuptu. Kiğı Rüştiyesi’nden sonra İstanbul-Vefa Sultanisi’nde okudu. 1912′de Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

Kuva-yı Milliyeci idi

İstanbul’da avukat iken 1914 güzünde askere alınıp, yedeksubay teğmen ve üsteğmen olarak, Ruslar’la savaştı. 1918′de Bitlis ve Kars’ın kurtuluşuna katıldı. Terhis sonrası Kars’ta Milli İslâm Şûrâsı kurucularına fahri hukuk müşavirliği yaptı. Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. İzmir işgalini protesto eden öncülerindendi. Erzurum Umumî Kongresi’nde Beyazıt Mümessili seçildi. Erzurum’dan son IV. Osmanlı Meclisi’ne seçilip Millî Misak’ı imzaladı. Sonra Ankara’ya geldi. I. Meclis’te iki defa Meclis Re’is Vekili seçildi. Birinci Meclis’te İkinci Grub’un öncüsü ve hatibi idi. Bu dönemde Kuva-yı Milliyeciler arasında birtakım siyasi fikir ayrılıkları ortaya çıktı.

Meclis herşeyi yapar

Birinci Grup tarafından kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu, Meclis’in çoğunluğunu devre dışı bırakmıştı. Devre dışı bırakılanlar “İkinci Grup” olarak anıldı. İkinci Grup’takiler, aynı ilkelere inandıkları halde dışta tutulmalarına tepki gösterdiler. Hüseyin Avni Bey saltanata karşıydı, Meclis’in üzerinde herhangi bir irade ve makam da tanımıyordu. Ona göre yasama, yürütme ve yargı gücüne sahip olan Birinci Meclis’in “gücünün sınır ve sonu” yoktu. İkinci Grup mensupları TBMM’nin, gerçek şûrevî fonksiyonu bulunmazsa, siyâsî saltanatın şekil değişmekle beraber bu kez şahıs, zümre veya parti diktatörlükleri ile özde devam edeceğini savundular.

Ulaş, İkinci Grup’tan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in esrarengiz şekilde ortadan kaybolması üzerine Meclis’te ateşli konuşmalar yaptı. Akabinde Birinci Meclis feshedilerek seçimler yenilendi. Milletvekilleri adayları merkezden belirlendiği için İkinci Grup’tan kimse İkinci Meclis’e giremedi.

Gözler hep üzerindeydi

İkinci Grup tasfiye edildikten sonra Hüseyin Avni Ulaş İstanbul’da avukatlığa başladı ve ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” İstanbul İdare Heyeti’nde çalıştı. Bu parti de bir süre sonra kapatıldı. Muhalif kişiliği nedeniyle sürekli izlenen Hüseyin Avni Ulaş’ın ismi ‘İzmir Suikastı” zanlıları arasına sokuşturuldu. Ancak Ulaş yargılandığı İstiklal Mahkemesi’nde beraat etti. Uzun süre maddi sıkıntı çeken Ulaş, Başbakan Refik Saydam’ın yardımıyla 7 Temmuz 1939′da İstanbul 5. Noteri olarak tayin edildi ve Kandilli’de 23 Şubat 1948′de rahmetli oldu.

Ulaş, ünlü düşünce adamı Nurettin Topçu’nun baba dostu ve kayınpederidir. Çocukluğundan beri Ulaş’ın fikirlerinden etkilenen Nurettin Topçu, Ulaş’ın kızı Fethiye Hanım’la evliydi.

Cumhuriyet’in ilk demokratıydı

Mehmet Altan, bir yıl önce Sabah’taki yazısında Hüseyin Avni Ulaş’ı şu cümlelerle anıyordu: “Cumhuriyet’in ‘demokratik’ hale getirilmesi için “hukukun üstünlüğünü” savunan ve Birinci Meclis’te “İkinci Grup’un” önderlerinden olan Cumhuriyet’in ilk demokratı sayılabilecek Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Ulaş’ı 23 Şubat 1948′de kaybetmiştik.. Hüseyin Avni Ulaş sivil ve hukukçu olduğu için “muhalif” konuma düşmüştü. Kanun egemenliğini kurmak.. Hukukun üstünlüğünü savunmak.. Ankara’nın 80 yıldır istemediği ve tehlikeli bulduğu bir öneri. Genç kuşaklara, Hüseyin Avni Ulaş, İkinci Grup filan öğretilmiyor. Ömrünü Türkiye için heba eden Hüseyin Avni Ulaş’ın, memleketi Erzurum’da bir tek büstü bile yok.

‘Her parçamız bir krala taç oldu’

Hüseyin Avni Ulaş, ölmeden bir süre önce yakın dostu Asaf Muammer Bey’e şunları söyler: “Bir karış yer kurtardık, bin dönüm yer bıraktık, dede tâcı elimizde parçalandı. Bugün her parçası bir krala taç oldu, bunun sebeplerini gelecek kuşaklar araştırır, cürmü bize sorar, günahı bize yükler. Sanma ki ben cihâdımla, varlığımla iftihar ediyorum. Haşa. Ancak aczimin teseyyübümün hayâsını duymaktayım, yarın geberir gidersem ceddim katına hangi suratla varırım? Ömrüm devâm eder de kalırsam ahfâdıma ne yüzle bakarım diye kaç gündür şu yatakta titriyorum.” Gözyaşlarına dayanamadım, tertemiz alnından öptüm. Göğsümden itti. Amir bir edâ ile: “Otur yerine(!) dedi, öpülecek şâyeste arıyorsan git Fâtih’in ayak taşını öp. Asırlarca ecdat mirası ile geçindik. Benim gibi diz çök de vicdanın huzuruna, bir an düşün: “Ceddinden ne devralmıştın ahfadına ne bırakmaktasın?”

  ****

MEHMET E. YAVUZ

“İnkılabın mev’ud meyvesini çürüttük.”

Refiklerimiz kaç gündür Osman Bölükbaşı’yla yatıp kalkıyor; merhumdan kıssalar, özdeyişler, fıkra gibi anektodlar…

Benim aklıma da, siyasî tavrını “Muhalif değil, murakıbız” sözleriyle özetleyen bir başkası geliyor. Ne alaka?

9 Mart 1923 tarihinde, Meclis kürsüsünden bir “hatip”, TBMM üyelerine şöyle sesleniyordu:

“Efendiler, bu şerefli kürsü bugün elim bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin mebusları bugün kalpleri kan bağlamış bir biçare gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey kabe-i millet; sana da mı taarruz? Ey arayı millet; sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı; sana da mı taarruz? Milletin başarısı, milletin hakimiyetine bağlıdır. Hakimiyet demek, onun reyini memleket içinde serbest kullanması demektir. Aşığı bulunduğumuz hakimiyet-i milliye demek efendiler, şunu biliniz ki, memlekette reyini, fikrini serbest istimal etmek (serbest kullanmak) demektir…”

TBMM’yi, Kabe’yle eş tutan hatip kimdi?

Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş.

Kendi ifadesiyle, bir “hakimiyet-i milliye aşığı” olan Ulaş, Mustafa Kemal’i “diktatörlüğe” özendiği için eleştiriyor, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in gaybubetinden (ortadan kaybolmasından) onu sorumlu tutuyordu.

Araştırmacı Ahmet Demirel, “Birinci Meclis’te Muhalefet” adlı kitabında, Hüseyin Avni Ulaş’ın muhalefetine ilişkin şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Yasama, yürütme ve yargı güçleriyle donatılmış olağanüstü yetkili Birinci Meclis, önceleri parti ve gruplaşmalardan uzak kaldı. Fakat, zamanla bazı küçük gruplaşmalar oluşmaya başladı. 10 Mayıs 1921de Mustafa Kemal başkanlığında Müdafaa-i Hukuk Grubu (Birinci Grup) kuruldu. Bu tarihi bir dönüm noktası sayılabilir. Grubun, programda açıklanan amacını bütün mebuslar kabul ettikleri halde, birçok mebusu dışarıda bırakarak kurulması Meclis’te tepkilere yol açtı. Hüseyin Avni Bey, grubun kurulmasından iki gün sonra verdiği önergede şöyle diyordu: Yarın Anadolu’da Millet Meclisi’nde bu gayeye muhalif insan varmış diye başka bir şekilde zehab hasıl olur. Halbuki Meclis’te buna muhalif kimse yoktur. Bugüne kadar Meclis o gaye üzerinde çalışmıştır. Meclis’te bu gayeye muhalif kimse yoktur.”

Ulaş, muhalefetinin bedelini, İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak ödedi.

Suçu büyüktü:

Önce Rauf Orbay’dan Ali Şükrü Bey’in katilinin ortaya çıkarılmasını istemiş, sonra da “Meclis’in üzerinde başka bir güç tanımam” diyerek, Meclis’in yetkilerini sınırsızca kullanan “eşhası” eleştirmişti.

1 Nisan 1923′te Birinci Meclis feshedildi.

Adaylar genellikle Çankaya’dan, “merkez yoklaması” usulüyle belirlendiği için Hüseyin Avni Bey yeni teşekkül eden Meclis’e giremedi.

Siyasi polisin “A” fişine göre, “sürekli izlenen şahıslar” arasına alındı. 1935 yılında yapılan seçimlerde Erzurum’dan “bağımsız” olarak adaylığını koyma girişimi CHP tarafından engellendi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Millî Kalkınma Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

Siyasi tavrını “muhalif değil murakıbız” sözleriyle açıklayan Hüseyin Avni Ulaş, 27 Ekim 1945′te partinin açılış töreninde yaptığı konuşmada Türkiye’deki son yirmi yıllık siyasi gelişmeleri şu sözlerle eleştiriyordu:

“Bu milletin meclisinde yirmi seneden beri hürriyet ifade eden bir tek kelime söylenmedi. Bizde demokrasinin en büyük noksanı budur. Evet ben 25 senedir muhalifim. Ama kime? Haksızlığa, kanunsuzluğa ve istibdada muhalifim.”

Arkadaşlarıyla anlaşmazlığa düşen Ulaş daha sonra bu partiden ayrıldı.

22 Şubat 1948 yılında öldü.

Tek parti döneminin önemli simalarından eski Bahriye Vekili İhsan Eryavuz (Topçu İhsan) hatıralarında, Hüseyin Avni Ulaş’a ilişkin şöyle bir itirafta bulunuyordu:

“Bizim en büyük hatamız, Hüseyin Avni’nin kapatmaya çalıştığı kapıyı (faşizmi) açık tutmakta ısrar edişimiz oldu. Bu yüzdendir ki, inkılabın mev’ud meyvesini çürüttük.”

****

MEHMET ALTAN

Küçüksu Mezarlığı’nda… Bugün… Saat 13.00′da…

Türkiye o kadar genç bir nüfusa sahip ki… Dünya o kadar hızlı yaşıyor ki… Türkiye’nin o genç nüfusu ile günlük yaşamı tümüyle tekeline almış “hız çağı” bir araya gelince, “tarih ve kültür bilinci” de buharlaşıyor… Her genç için “milat” buluğa eriştiği gün ile özdeşleşiyor…
Bu toplumsal zaaf, bizleri geçmişten gelip geleceğe doğru giden keyifli yolcular olmaktan alıkoyuyor. Ne geçmişten gelen ne geleceğe giden, ancak olduğu yerde sallananlar halinde tutuyor…İstanbul’un tarihsel derinliğinin farkına varmadan her şeyi bir yana bırakın Sultanahmet Meydanı’nın bile keyfini çıkarmadan bu kentten gelip geçmek de dahil, geriye dönük hiçbir şey ile ilgilenmek gündemde olmuyor. Zaten araştırmalar da bunu kanıtlamakta… Altı Türk bir araya gelince, bir kitabı ancak bir yılda bitiriyorlar… Ama her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı günde ortalama dört saat televizyon seyrediyor… Bu gerçek, tarihe ve tarihin ürettiği kültür mirasına daha alıcı gözle bakmamızı önlüyor… Türkiye Cumhuriyeti’nin daha başlangıçta hukuka saygılı gerçek bir “demokratik cumhuriyet” olması için canla başla çalışmış ancak bugün unutturulmuş olan rahmetli Hüseyin Avni Ulaş’ın hatırası peşinde koşan arkadaşlarımızdan biri de henüz taze baba olmuş olan Öner Özbek’tir. Geçenlerde, internette, “İkinci cumhuriyet e-posta grubu” üyesi olan Öner Özbek’den bir mesaj aldım, uzun yıllar sonra Erzurum Belediyesi Hüseyin Avni Ulaş’ın adını bir mahalleye vermişti… Öner Özbek, “Cumhuriyet ancak hürriyetle olur. Hürriyete istinad etmeyen bir cumhuriyet iğfalkardır” diyen Hüseyin Avni Ulaş’a vefa borcumuzu hepimizin daha genişçe ödemesi fikrindeydi… Onca uğraşa rağmen Erzurum bu sesi tam anlamıyla duymamış, Ulaş’ın bir büstünü bile kentin bir yanına koymamıştı… Gene de, bir mahalleye Hüseyin Avni Ulaş adının verilmesinin hızıyla, bu yıl da Öner Özbek öncülük etti, ölüm yıldönümü olan 23 Şubat hafta içine denk geldiği için öncesindeki Pazar günü, Hüseyin Avni Ulaş Küçüksu Mezarlığı’ndaki mezarının başında anıldı…Tarihe dönük çabalar istenilen ölçüde yaygınlaşmıyor. Hüseyin Avni Ulaş’ı anımsatmak için, uzun uzun izah çabalarına girişilecek… Önce “Cumhuriyet, demokrasi” farkı… Sonra Cumhuriyet’in ilk Meclis’i… Oradaki “İkinci Grup”… Onların tezleri, özellikle Hüseyin Avni Ulaş’ın ikazları… O ikazlardaki “hukuksal titizlik…” Bunlar, günü fast food gibi yiyen bir anlayış için zor işler…Neyse ki herkes tümden öyle değil… Öner Özbek’in geçen hafta düzenlediği törene katılmayanlar ya da Özbek’in çağrısını duymayanlar, bu kez, Hüseyin Avni Ulaş’ı bu pazar bir kez daha anma çabası içine girdiler… Enpati Grubu’nun öncülüğünde bugün Küçüksu Mezarlığı’na gidip Hüseyin Avni Ulaş’ın mezarına 13.00′da bir gül koyacaklar.Kendisini rahmetle anacak, onun cumhuriyeti demokratikleştirme ve gerçek bir hukuk anlayışı üzerine oturtma çabalarına bir kez daha teşekkür edecekler… Eğer mevcut durumu daha hızlı düzeltmek arzusunda isek biraz daha cevval davranmalıyız… Dün bizim arzuladıklarımız için mücadele edenlere karşı manevi borcumuzu ödemezsek, bu çabalar yarına köklü bir biçimde intikal etmez… Demokrasi, hukuk… Günlük yaşamın ağırlıklarını çözecek, ciddi formüller olarak bunu görüyorsanız, siz de Hüseyin Avni Ulaş’a bir selam gönderin… Bu pazarı farklı bir şekilde geçirmiş olacak olsanız da…

****

ÇETİN BAYDAR

VEFATININ 52.YILINDA HÜSEYİN AVNİ ULAŞ

 

Türkiye Siyâsî Hayâtı üzerine sadra şifâ kelâm edeceklerin er geç keşfedecekleri bir şahsiyet olan Hüseyin Avni Ulaş’ı bundan elli  iki yıl önce Rahmet-i Rahmân’a tevdî etmiştik.

Siyâset ahlâkının teori ve pratik muallimi, TBMM’nin yiğit ruhlu yılmaz hatibî  Hüseyin Avni Ulaş’ı, ne yazık ki düşmanları kasten unutturdu, dostları ise gafletle bir kenara itti.

Hüseyin Avni, siyâset sahnesini dolduran zorba yahut mızmız, mukallid yahut dalkavuk eşhâsın, hiçbir zaman kavrayamayacağı bir seciyeydi.

Onu, büyük ruhla hayata bakanlar izleyebilirdi.

Mehmed Akif, Nureddin Topçu, Samet Ağaoğlu, Hüseyin Siret, Tarık Buğra; siyasi mücadeleyi bir ahlâki vecîbe olarak kavramlaştıran bu hayat kahramanını tebcil ederek cemiyete tanıtmaya çalıştılar.

Hüseyin Avni’nin mihnetsizce parlayan hür anlı; îzânını ve ruhunu kendinde mahfuz tutarak gerçek arayışına çıkmış gerçek sol entelektüelleri de etkileyecek, bu kez hür düşüncenin bu cephesi onu Türkiye’nin ilk demokrat şahsiyeti olarak tebcil edecekti.

Bundan tam bir asır önce yâni yirminci yüzyılın başında, o, köyünden ayrılıp tahsil için Erzurum’a geldiği yıllarda dünya içten içe kaynıyordu. Altı asırlık imparatorluk artık son yıllarına dayanmış, yalan yanlış bulduğu her türden yeni fikre sarılan yeni nesil; cemiyeti, hızla yaklaştığı bu ‘mukadder son’dan kurtarmak için çırpınıyordu.

Hüseyin Avni, gizli cemiyetlerin cirit attığı; komita faaliyetlerinin örgütlediği isyan, protesto ve ayaklanmaların sarstığı bir şehir olan Erzurum’da ilk gençlik yıllarını geçirdi.

Mülkiye İdadisinin Ziraat Bölümünde okuyan Hüseyin Avni, Prens Sabahaddin ve arkadaşlarının Paris’ten yönettikleri ünlü 1906 Erzurum Jöntürk Kıyâmı’nı bir lise talebesi olarak adım adım izledi.

Siyasi komitacılığın Anadolu’daki ilk silahlı siyâsi örgütü olan “Can Veren Teşkilatı”ndaki delikanlı öz, Hüseyin Avni çağındaki gençleri siyasetin şeytani müsellesi olan dâva+parti+lider tezgahına  çekmekteydi.

Erzurum’daki Jöntürk Kıyamı bu hayhuy içinde güçlükle bastırıldı, 2. Meşrutiyeti ilân şerefi (!) Selanik Jöntürkleri’ne kaldı.

İkinci Meşrutiyete tekaddüm eden yıllar, Hüseyin Avni’nin İstanbul yıllarıdır. Kümbet Köylü Gençağazâde Hüseyin Avni Bey’in lise tahsili Vefa idadisinde itmam olunur, ardından Hukuk mektebi biter.

İkinci Meşrutiyet ve onu takib eden siyâsi hercümerci bizzat içinde yer alarak yaşayan  Hüseyin Avni Bey, 1913 yılının parti mücadeleleri ve Balkan sarsıntıları arasında İstanbul’da Avukatlığa başlar.

Artık Birinci Cihan Harbi kapıdadır.

Bu yıllarda Siyâsetin Şeytâni Müselles’lerinden birisi (İttihad ve Terakki Fırkası) Babıâli Baskını ile bütün rakiblerini yok ederek iktidar koltuğunu zapteder.

Gizli iktidarın günümüze kadar süren çeteleşme olgusu bu baskınla “Bir siyasal otorite modeli” hâline gelecek, birinci Meclis’ten başlamak üzere siyasi zorbalığın çirkin mektebi böylece kurulacaktır.

Merkezi Umumi’nin komitacı yöntemlerle teşekkül ettirilmiş otoritesinden başka bir otorite tanımayan İttihat Terakki Partisi’nin, Alman İmparatorluğu taşeronluğuna razı olup irâdesini Alman kurmaylarına terkederek ülkeyi Dünya Savaşına nasıl soktuğunun ve hangi anlamsız cephelerde vatan evlatlarını nasıl kırdırdığının acı tafsilâtı, cümlenin mâlumudur.

Osmanlı’nın son münevverleri bu savaş başlayınca her türlü siyasi hamakate rağmen savaş cephelerine koştular. İki ana cephe vardı ki, adeta gençliğin kanı ile besleniyordu: Çanakkale ve Kafkas Cepheleri.

Hüseyin Avni ata topraklarının bulunduğu Kafkas Cephesinde bir yedek subay olarak dört yıl boyunca savaştı.

Hüseyin Avni’nin, yeni mualîmi, mazlum Anadolu insanı ile birlikte yaşadığı bu milli trajedi oldu; Bu büyük ders, onu , gençlik heyecanları ile bulaştığı Siyasetin Şeytâni Müsellesinden kurtarmaya yetmişti.

Yiğit ruhunu bu terbiyevi tecrübe suyu ile yıkayan Hüseyin Avni, artık arınarak bir siyaset bilgeliğine doğru yol almaktaydı.

Erzurum Kongresi, 13 asırlık bir hülya olan “şûraya dayalı bir siyaset modeli” adına atılmış bir tarihi çığlıktı.

Hüseyin Avni Bey İstanbul’da son kez toplanacak olan Osmanlı Meclis-i Mebusânı’na Erzurum Milletvekili sıfatıyla katıldı.

Ama onu bir siyaset bilgesi ve mücâhidi hâline getirecek asıl süreç, Birinci TBMM faaliyetleri ile başlayacaktır.

Birinci Meclis, şahısların ve partilerin eşit şartlarda yarışması sonucu seçilmişlerden oluşan bir meclis değildi. Bir anlamda İttihad Terakki Partisi’nin siyasi kanatlarının temsilcilerine şans tanınmış bir kurucu meclis görünümündeydi.

Birinci Meclis’te İttihat Terakki’nin Balkan ve Kafkas kanatları ile Anadolu Kanadı kısa zamanda ayrıştı.

Anadolu Kanadı, İkinci Grup adıyla kümeleşiyordu.

Hüseyin Avni İkinci Grub’un öncüsü ve hatibi idi.

Asırlarca padişah irâdesine tâbî olmuş bir millet, öz iradesini bir şûra (TBMM) çatısı altında şekillendirmeye çalışırken bu irâdenin padişahlık sonrası gaspı konusunda, ufukta tehlikeler vardı. İkinci Grup bu tehlikeleri farketmişti.

İkinci Grubun ilk önemli tepkisi Hüseyin Avni, Celâleddin Arif, Süleyman Necati ve Kadı Raif Efendi’nin başını çektiği, “Taşradan (Erzurum’dan) bir çevirme ile siyasi irâdeyi hakim kılma” projesiyle oldu.

Ankara’ya hâkim olmuş gözüken Balkanlı ve Kafkaslı ittihatçılara, Anadolu’nun bir cevabı olması gerekirdi ve bu cevabın verileceği yerlerin başında da Ankara’ya en büyük desteği veren ve Kâzım Karabekir’i de ayakta tutan Erzurum’dan gelmekteydi.

Bu siyasi manevrâ, düşman tehdidinin artması ve Karabekir’in mütereddit davranışları sebebiyle akîm kaldı.

Zaten, vatana yöneltilmiş tehlikeler arttıkça, farklı siyâsî niyetler de geri planda kalıyor, siyasi hesaplaşma kurtuluş sonrasına bırakılıyordu.

Nitekim İkinci grubun tasfiyesi, grup üyelerinden birkaçının fâilî meçhûl cinâyetlerle yok edilmesi kurtuluş sonrası sürecinde ortaya çıkacaktır.

İkinci Dönem TBMM seçimleri sonucu İttihat Terakkî’nin Anadolu Kanadı tasfiye olmuştu ama İstiklal savaşının kumandanları ile İttihat Terakki’nin birinci takımının bakîyeleri hâla meclisteydi.

Bu grup kısa süre içinde bir siyasi teşekkül oluşturarak Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka’ya vücud verdi ve TBMM’de 29 kişilik bir grup oluşturdu.

Hüseyin Avni Bey’de bu yeni Fırka’nın kurucuları arasındaydı.

Ama 2.Grubu tasfiye eden güç Terakkiperver Fırkayı da kısa zamanda siyaset dışına itecek, bu fırka’nın bir iki istisna dışında bütün mebusları TBMM’den çıkarılacakları gibi, mebusların önemli bir bölümü ile parti önde gelenlerinden bir çoğu îdam sehbalarında can verecekti.

Hüseyin Avni de îdamlıklar arasında olarak Aliler Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. Ama onu mahkum edecek uydurma da olsa bir delil ortaya koyamadılar. Arkadaşlarının mazlûmen îdam sehpalarına çıkarılmaları bu ahlâk adamını isyan ettirmeye yetiyor, ölüm eşiğiden dönüp beraat ettiğini bildiren Kel Ali’nin yüzünü karşı “Bu güne kadar namusumdan emindim, fakat şimdi şüphe ediyorum” diyor, Kel Ali’nin “Niçin?” sualine karşı verdiği “Hepsi de benden bîgünah ve namuslu arkadaşları astınız, ben de ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefli ölümden esirgediniz?” cevabıyla, nasıl bir siyasi ahlâk adamı olduğunu ortaya koyuyordu.

Türkiye’nin demokrasi ümitleri, birinci ve ikinci meclislerindeki muhâlefetin kanlı bir biçimde susturulmaları ile yok edilirken, bütün muhâlifler gibi Hüseyin Avni’nin gözaltı hayatı başladı.

Tek Parti siyasi komiserleri onu zaman zaman yokluyor, siyasi alâkalarını ölçmeye çalışıyordu.

Ali İhsan Sabis Paşa hatıralarını kaleme aldığında, kendini yargıç önünde buluyor, Hüseyin avni de, bu göz dağı operasyonunda ihmâl edilmeyerek bil vesile istintâk olunuyordu.

Yargıç’ın Hüseyin Avniye yönettiği “Ali İhsan Paşa, bu kitapları ne maksatla yazmış olabilir ?” sorusuna verilen cevapta bir siyaset mualliminin ruhları dirilten nefesi vardır: “Bana Ali ihsan Paşa bu kitapları niçin yazdı diye sormayın, “sen niçin böyle kitapları yazmadın?” diye sorun.”

İşte bu seçkin ruhtur ki, siyasetin karşı saflarını seçerek yoluna devam eden

eski arkadaşlarını cezbediyor, 1939’lara ulaşılan günlerde Refik Saydam gibilerine “Sen bu çamura , bu leşe bulaşmadın, içimizde temiz olarak yalnız sen kaldın, sana gıpta ediyorum” dedirtiyordu.

Meclise, kürsülere sığmayan adam; dosta dost, hasma hasım bu siyaset yiğidi Hüseyin Avni’yi, pek az tanıyoruz.

“Dünyada hiçbir lezzet, vicdan huzuru kadar kalıcı ve insan ruhunu besleyici olamaz” diyen bu insanın son yıllarında, çok partili hayata yeniden izin verildi.

Nuri Demirağ’ın kurduğu Milli Kalkınma Partisi’ne bir ara destek veren Hüseyin avni Bey “Ruhumda bazı heyecanlarım kaldı, onları da tüketip sonra öleyim” düşüncesiyle son çıkışlarını yapmaktaydı.

Vefatının elli ikinci yılında Hüseyin Avni elbette kendisine gönderilecek fâtihalardan hissedâr olacaktır, ama “Hüseyin Avni karakterinin, hayat sınavından geçen yeni kuşaklardan beklediği nedir?” diye sorulursa, onun şu sözleri sanırım, herkesin kulağına küpe olacak mahiyettedir:

“-Bin fâtiha, bin mevlûd yerine birtek haksızlığa mâni olmak fazîletini gösterirsek, ruhlarımızdaki hicran bir nebze diner!..”

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>