Hatıra ve Tahlil Yazıları

AZİZ KARACA

Tanımak ve tanıtmak borcunda olduğumuz önemli şahsiyetlerden, mütefekkirlerimizden biri de elbette ki Nurettin Topçu’dur. Ancak onu daha sonraya bırakarak, bir kaç günden beri sizlere tanıtmaya çalıştığımız Hüseyin Avni Ulaş’ı o usta kalemden sizlere takdim etmek istiyorum. Her ikisini ve bu toprakların vatan olmasında, vatan kalmasında emeği olan cümle ecdadımızı hayırlarla, rahmetle, minnetle yâd ediyoruz ve sözü merhum Topçu’ya bırakıyoruz:

“Bir hayatın romanını birkaç sayfaya sığdırmak güç; fakat bir hayatın rüyasını bir kaç dakikada görebilmek mümkündür. Bir ölünün hâtırası huzurundaki bir kaç dakikamızı böyle bir rüyaya hasretmek istiyorum. O anılış, o biliniş, feragatlerle dolu yaşayışından ibret alınsın, nesle örnek olsun gibi düşüncelerle Hüseyin Avni’nin manevi huzuruna çıkmayı aradım. Onun huzuruna çıkmak için bu vesileler sönük kaldı ancak şöyle bir rüyanın sahibiyim.

Bir adam yaşıyordu, Birinci Cihan Harbinden evvel. Hukuk mektebini yeni bitirmiş, zeki, enerjik, mizahı çok seven ve dünya kederi nedir bilmemişçesine neşeli, ince yapılı, Anadolu’nun Doğu çocuklarından olduğunu ilk bakışta hatırlatan kaşları bitişik bir genç… Erzurum’un Kümbet köyünden Gençağazade Musa Bey’in oğlu Hüseyin Avni… Ancak bir kaç yılın neşesi ile geçiveren bir gençliğe, muharebe davulları son verdi; Birinci Dünya Harbi çıktı ve Hüseyin Avni Kafkas cephesine yollandı. Otuz sene sonra asıl çilesini dolduracak olan neşe ve emel dolu bir civanmert gencin Kafkas dağlarında geçirdiği üç sene, ilk inziva devri oldu. Turan yolculuğuna çıkarken İttihat ve Terakki dostu olan genç ocaklı, o dağların baş döndüren zirvelerinde, ateşin yanında tipi, açlık ve soğuk mücadelesinde Anadolumun çocuklarıyla üç yıl baş başa kaldı. Dostoyevski, Rus köylüsünü Sibirya zindanlarında tanımıştı. Hüseyin Avni Anadolu köylüsünü, Kafkas dağlarında tanıdı. Döndüğü zaman artık ne Ocaklı idi ne de Turancı… Ta damarlarına, hayır hücrelerine sinen yarı ilahî bir ilhamla pek iyi anlamıştı ki milliyet davası, Anadolu davasıdır.

İttihat ve Terakki devrinde, bir çetenin bir milleti nasıl mahvedebileceğini yakından görmüştü. Kafkaslarda geçirdiği üç sene, üç senenin faciaları yanında yaşadığı murakabe hayatı onu davanın alemdarı yapacaktı.

Harpten sonra Erzurum seçimlerine namzetliğini koydu. Neticeyi kendine bildiren, Erzurum Lala Paşa Camiî önünde ona “Seçimi kazanmasan ne yapacaktın?” diye sorduğu zaman, sefalet ve facialar harbinin gazisi, Malazgirt kahramanı Alparslan gibi haykırmışıt: “Tek başıma mücadeleye atılacaktım.”

Millî mücadelenin, Malazgirt’ten sonra Anadolu devletinin ikinci kuruluşunun başlangıcı olan Erzurum Kongresi’ni, bugün isimleri unutulanlarla birlikte başardı. Otuzüç yaşında, İstanbul’daki son Osmanlı Meclisi Mebusanına Erzurum mebusu olarak girdiği zaman, dört sene önceki neşeli gençlikten pek az şey kalmış gibiydi. Neşe, yerini derin düşünceye bırakmış, ince yapı değişmiş, saçlarına aklar dağılmış, hareketleri ağırlaşmış, vaktinden pek evvel olgunlaşmıştı. Onun İstanbul’daki bir kış ikameti, bir misafirlik gibi oldu. Baharda bir kaç arkadaşı ile, Alemdağ yolundan yayan Anadolu’ya kaçtı. 1920 yılının 23 Nisanında açılan meclise, yeni bir dünyaya girer gibi girdi. Orada ruhunun hayatını yaşayacaktı. Mecliste milletin her zümresinden gelmiş mebuslar vardı. Hocaların sayısı çoktu. Sırtında heybesiyle gelen Doğulu mebuslar da vardı. Bunlardan hiçbiri yukardan ısmarlanmış veya önce şefler tarafından beğenilip seçilmiş insanlar değildi. Kuvvetli ve zayıfları ile milletin hakiki mümessilleri idiler. Bu meclisin üç senelik içtimaında Hüseyin Avni sanki üç asırlık bir tarih yaptı. Az zamanda meclisin ruhu oluvermişti. Hakikatın anlayışsızlığa kurban gideceği yerde o akl–ı selimi hakim kılıyor, hakkın çiğnendiği yerde Allah’ın çekilmiş kılıcı oluyordu.

Davasının temeli hakimiyet idi. Millet hakimiyeti, hem içeride hem dışarıda çiğnenmişti. İngiliz silahlarıyla mücehhez Yunanlıyı Anadolu’nun mukaddes topraklarından çıkarıp atmak için nasıl mücadele ettiyse, içteki düşmanla da öyle çarpıştı. “Asıl cihad nefsimizle yapılan cihaddır” diyen Hatemü’l Enbiya’dan ilham alarak milletin kalbi olan mecliste, Allah’tan başkasından korkmayan bir veli gibi çalıştı. Korkan ruhlara da her zaman kuvvet oluyordu. Menfaat siperlerine karşı hamiyet cephesini kurdu. Milleti bütün hürriyetlere layık görmeyenlere isyan ediyordu: Her hakikatin menşei, menbaı ve mastarı hürriyettir, diyordu”.

Merhum Nurettin Topçu’nun, Hüseyin Avni Ulaş hakkında yazdıklarının tamamına nisbetle buraya aldığımız ancak bir paragraf mesabesindedir.

****

22 Şubat Kurban Bayramının ilk günü itibariyle vefatının 54. yılında rahmetle ve minnetle andığımız İlk Meclisin İkinci Başkanı Erzurumlu Hüseyin Avni Bey, Türkiye’yi idare edenlerin ve idareye talip olanların satır satır okumaları gereken, adım adım izlemeleri gereken çok önemli kilometre taşlarından biridir.

Erzurum üzerine önemli yazılara imza atan Sayın M. Çetin Baydar; “Türkiye siyasî hayatı üzerine sadra şifa kelam edeceklerin er geç keşfedecekleri bir şahsiyet…” olarak tanımladıktan sonra şöyle devam eder:

“Siyaset ahlâkının teori ve pratik muallimi, TBMM’nin yiğit ruhlu yılmaz hatibi Hüseyin Avni Bey’i ne yazık ki düşmanları kasten unutturdu, dostları ise gafletle bir kenara itti.

Onu, büyük ruhla hayata bakanlar izleyebilirdi. Mehmet Akif, Nurettin Topçu, Samet Ağaoğlu, Hüseyin Siret, Tarık Buğra, siyasî mücadeleyi bir ahlâki vecibe olarak kavramlaştıran bu hayat kahramanını tebcil ederek cemiyete tanıtmaya çalıştılar.”

Hüseyin Avni, Erzurumlu gençlere yazdığı bir mektupta şöyle der:

“Küçük ruhlu sefillere, yüksek makamlar hiçbir şey ilave etmez. Gönül arzu eder ki yüksek makamları yüksek şahsiyetler işgal etsin. Bunun da çaresi sizin gibi gençlerin temiz kalplerinden kopacak iradelerinin tecelli ve tahakkuku ile meydana gelecektir.”

Şimdi dilerseniz, Türkçe’nin belli başlı uzmanlarından merhum romancımız Tarık Buğra’nın açtığı bir sahnede, iki can dost Mehmet Akif ile Hüseyin Avni’yi bir miktar izleyelim:

“…Hüseyin Avni Bey de, Akif dahil, beş–on kişilik arkadaş grubu da, muhtemel zafer sonrası için bir zümre diktatörlüğünün hazırlanmakta olduğuna artık kuvvetle inanıyorlardı. Gazi Paşa, son aylarında bütün zamanını ve dikkatini cepheye bağlamıştı. Ankara’ya pek seyrek geliyor, bu gelişlerde de Meclis’teki oyunları yürüten şahıslar tarafından çembere alınıveriyordu. Avni Bey, Paşa’yı çok iyi anladığına inanırdı. Ona göre Paşa, her şeyden önce bir askerdi ve düşman henüz kuvvetiyle vatanın harim–i ismetinde iken, değil zafer sonrasını, politik yarını bile mücadele konusu yapmayı şuursuzluk sayardı. Paşa’nın ileri için elbette projeleri, planları olacaktı. Ama Paşa cepheyi, yani can kavgasını bırakıp bunların peşine düşmeyi, budala ihtirasla bir tutacak, vatana ihanetle eşit görecek yaratılışta idi.

Fakat, Ankara’yı çembere alan ve çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen türediler, Paşa’nın proje, plan ve prensiplerini biliyor veya seziyorlardı. Onların bu tutumuna “kraldan çok kralcılık” demek yerinde olurdu. Avni Bey gene onların Paşa’dan çok, Türkiye’den çok kendi rüyaları, kendi ikbal ve ihtirasları için çalıştıklarından da emindi. Neticede eğer bunlar elenmezlerse, Türkiye mutlaka kaybedecek, Paşa, en çirkin kayıpları önleyebilmek için Sakarya savaşları vermek zorunda kalacaktı. Ve bunlar Sakarya’dakinde de güç olacaktı. Hüseyin Avni Bey bunlara kuvvetle inanıyordu. Derin derin iç çekerek:

–“Ahhh” dedi.
****

Akif ise şair mizacı ve pırlanta yaratılışı ile çoktan işine çekilmiş, zaferden kat’iyyen değil, ama zafer sonrasından ümit kesmişti. Haftalardan beri susuyor, bir sığnak arar gibi düşünüyordu. Avni Bey’in iş çekişine karşı mahzun mahzun gülümsedi, onun düşündüklerini ve ona ah çektiren endişelerini kendi kafasından geçmişler gibi biliyordu. Nitekim Avni Bey de bunu böylece kabul etmekte idi. Konuşmayı boş gördü.

Yalnız:

–“İzmir’i bir görsem Ya Rabb’im… Kadifekale’de bir çay içsem de öyle ölsem” demekle yetindi.

Akif birden ilgilendi:

–“Sonra?”

Cevap gelmeyince de ısrar etti:

–“Sonrası için ne düşünüyor, ne istiyorsun?”

–Şimdi de Avni Bey üzgün, melenkolikti:

– “Sonra Erzurum’a… Veya İstanbul’a bir köşeye çekilmek, minicik bir eve büzülmek isterdim” diye fısıldadı.

–“Sen bunu yapamazsın, Avni.”

Akif onun elini tutmuştu, canlı canlı, heyecanla ve basık bir sesle konuşuyordu. Göz göze geldiler:

–“Bunu ben istiyorum. Yapacağımda. İstanbul’a da değil, bir dağ başına, çöller ötesine gitmek ve …. Unutulmak… Unutmak için yanıp tutuşuyorum. Zaferden sonra yapacağım şey de bu işte. Ama bunu sen ne kadar istesende yapamazsın. Sen, Avni, mücadele için yaratılmışsın. Allah seni mücadele için göndermiş yeryüzüne.”

Şimdi onun elini çocuğunu okşar gibi okşuyordu. Gözleri derin bir sevgili ile ışıl ışıldı. Biran için onun kaderini mi? Yoksa kendi alınyazısını mı tahmin edemez oldu? Ama, galiba, hem kendisi, hem de Avni Bey için konuşuyordu ve artık sesi mırıltı halinde idi:

–“Avni sen çok çekeceksin. Lâkin bu ıstırapları Allah’ın bana da müyesser kılmasını ne kadar isterdim. Asım’ın nesli dedim… Biz ona layık olmalıydık. Sen olcaksın kardeşim. Bana gelince ben kaçağın birisiyim. Yok, itiraz etme… Böyledir ben kaçağım. Olsa olsa güreş adamıyım. Ben, kıran kırana güreş adamı. Sana karşı da tavazua katlanacak değilim ya? Kavgayı düşmanla yapmayı seviyorum. Karşımda düşman varken binlerce şükür, içime korkunun, can kaygısının gölgesi düşmedi. Vatanım, milletim, dinim için yaşadım, yaşamayı ancak bunlar için değerli buldum. Ama yanıbaşımda görülenlerle, bunların hileleri, bunların kahpelikleri ile mücadele! Yok.. Bana göre değil bu. Biliyorum, bu da vatan için, bu da milletim ve dinim için… Lakin insanı bu kadar küçülmüş görmeye tahammülüm yok, Avni. Ya ben yanılıyorsam diyor ve dağ başlarına, çöller ötesine kaçmak, unutmak istiyorum… unutmak istiyorum. Tek teselli budur gibi geliyor bana sen… Sen öyle değilsin; sen yiğitsin, sen cemiyet erisin çok çekeceksin diye korkarım.”

Sustular, Akif neden sonra ilave etti:

–“Çektikçe büyüyeceksin Avni. Sen çektikce, sen kaybettikçe… Ben… Seni kıskanacağım, kardeşim.”

Yarın bir başka kelam erbabını, kelam erbabını şahadetiyle, Erzurumlu Hüseyin Avni Ulaş’ı tanımayı sürdüreceğiz inşallah.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>