Karakter ve Seciyesi

HÜSEYİN AVNİ ULAŞIN ŞAHSİYETİ KARAKTER ve SECİYESİ

Bir hayatın romanını  bir hayatın rüyasını bir kaç dakikada görebilmek mümkündür. Bir ölünün hâtırası huzurundaki bir kaç dakikamızı böyle bir rüyaya hasretmek istiyorum. O anılış, o bilmiş, feragatlerle dola yaşayışından ibret alınsın, nesle örnek olsun gibi düşüncelerle Hüseyin Avni’nin manevî huzuruna çıkmayı aradım. Onun huzuruna çıkmak için bu vesileler sönük kaldı, ancak şöyle bir rüyanın şahidiyim.

Bir adam yaşıyordu, Birinci Cihan Harbinden evvel. Mektebi Hukuku yeni bitirmiş, zeki, enerjik, mizahı çok seven ve dünya kederi nedir bilmemişcesine neş’eli, ince yapılı, Anadolu”nun Doğu çocuklarından olduğunu ilk bakışta hatırlatan kaşları bitişik bir genç. Erzurum’un Kümbet köyünden Genç-ağa Zade Musa Beyin oğlu Hüseyin Avni. Ancak bir kaç yılın neşesi ile geçiveren bir gençliğe, muharebe davulları son verdi; Birinci Dünya Harbi çıktı ve Hüseyin Avni Kafkas cephesine yollandı. Otuz sene sonra asıl çilesini dolduracak olan neşe ve emel dolu bu civanmert gencin Kafkas dağlarında geçirdiği üç sene, ilk inziva derdi oldu. Turan yolculuğuna çıkarken İttihat ve Terakki dostu olan genç Ocaklı, o dağların baş döndüren zirvelerinde, ateşin yan tipi, açlık ve soğuk mücadelesinde” Anadolu’nun çocukları ile üç yıl baş başa kaldı; Dostoyevski, Rus köylüsünü Sibirya zindanlarında tanımıştı, Hüseyin Avni, Anadolu köylüsünü, Kafkas dağlarında tanıdı. Anadolu’nun kendi ufukları dışında millet ideali aratmayacak kudretini bu ilk inziva devrinde anladı. Döndüğü zaman artık ne Ocaklı idi, ne de Turancı… Tâ damarlarına, hayır hücrelerine sinen yarı ilâhî bir ilhamla pek iyi anlamıştı ki milliyet dâvası, Anadolu dahasıdır.

İttihat ve Terakki devrinde, bir çetenin bir milleti nasıl mahvedebileceğim yalından görmüştü. Kafkaslarda geçirdiği üç sene, üç senenin faciaları yanında yaşadığı murakabe hayatî, , onu dâvanın alemdarı yapacaktı.

Harpten sonra Erzurum seçimlerine namzetliğini koydu» Neticeyi kendisine bildiren, Erzurumun Lalapaşa Camisinin önünde ona, «Seçimi kazanmasan ne yapacaktın?)) diye sorduğu zaman, sefşlet ve facialar harbinin gazisi, Malazgirdin kahramanı Arslan gibi, haykırmıştı: «Tek başıma mücadeleye atılacaktım!))

Millî Mücadelenin, Malazgird’den sonra Anadolu devletinin ikinci kuruluşunun başlangıcı olan Erzurum Kongresini, bugün isimleri unutulanlarla birlikte başardı. Otuz üç yaşında İstanbul’daki son Osmanlı Meclisi Mebusana Erzurum mebusu olarak girdiği zaman, dört sene evvelki neş’eli gençlikten pek az şey kalmış gibiydi. Neş’e, yerini derin düşünceye bırakmış, ince yapı değişmiş, saçlarına aklar dağılmış, hareketleri ağırlaşmış, vaktinden pek evvel olgunlaşmıştı. Onun İstanbul’daki bir kış ikameti, bir misafirlik gibi oldu. Baharda bir kaç arkadaş ile, Alemdağı yolundan yayan Anadoluya kaçtı. 1920 yılının 23 Nisanında açılan Meclise, yeni bir dünyaya girer gibi girdi. Orada ruhunun hayatını yaşayacaktı. Mecliste milletin her zümresinden gelmiş mebuslar vardı. Hocaların sayısı çoktu. Sırtında heybesile gelen Doğulu mebuslar da vardı. Bunların hiç biri yukarıdan ısmarlanmış veya önce şefler tarafından beğenilip seçilmiş insanlar değildi, kuvveti ve zayıflar ile milletin hakikî mümessilleri idiler. Bu Meclisin üç senelik içtimamda Hüseyin Avni sanki üç asırlık bir tarih yaptı. Az zamanda Meclisin ruhu oluvermişti. Hakikatin anlayışsızlığa kurban edileceği yerde o aklı selimi hâkim kılıyor, hakkın çiğnendiği yerde Allahın çekilmiş kılıcı oluyordu.

Dâvasının temeli hâkimiyetti. Millet hâkimiyeti, hem içeride, hem dışarıda çiğnenmişti. İngiliz silâhlarile mücehhez Yunanlıyı Anadolunun mukaddes topraklarından çıkarıp atmak için nasıl mücadele ettiyse, içteki düşmanla da öyle çarpıştı. «Asıl cihad, nefsimizde yapılan cihattır» diye Hatemülenbiyadan ilham alarak, milletin kalbi olan Mecliste, Allah’tan başkasından korkmayan bir Velî gibi çalıştı. Korkak ruhlara da her zaman kuvvet oluyordu. Menfaat siperlerine karşı hamiyet cephesini kurdu. Milleti bütün hürriyetlere lâyık görmeyenlere isyan ediyordu. «Her hakikatin menşei, meribaı, mastarı hürriyettir)) diyordu. Demokrasiye inancı, itimadı sonsuzdu. Batı dünyasının bu sahada ulaştığı olgunluğa meftundu. Millî Mücadelenin ilk yıllarında Eskişehir’de çıkan bir gazete hükümeti tenkit etmiş. O zaman Ankara’da hükümetin organı halinde çıkan bir gazete bu tenkidi şiddetle karşılıyor: «Biz inkılâp yapıyoruz, diyor, tenkidin sırası değil, hem kimmiş bu adam?»

Şark ölçüsünde şiddetler, tehditler. O zaman Hüseyin Avni kürsüdedir: «Bize dalkavuk değil, bizi tenkit eden lâzım» diye haykırıyor. Muhalefete hürmet etmesini bilmeyen bu adamlar inkılâp yapamazlar. İlk çağları düşündüren Şark despotizmi yine de hortlar. Onun kâbe-i millet dediği bu yerde onun sesi duyulurken, her türlü ceberut boğulmağa veya hiç değilse muvaffakiyetsizlikle kıvranmağa mahkûmdu.

Hüseyin Avni ile ona yakından bağlı olan arkadaşlarının zihniyetini anlatmak için, yine Erzurum Kongresini hazırlayanlardan Süleyman Necati merhumun bir kaç satırlık yazısını zikretmek istiyorum: Sene 1921. Yunan ordusu Eskişehir önlerinde. Anadolu hükümeti her türlü yokluk ve meşakkatler içinde, muntazam ordu teşkiline henüz muvaffak olmaktadır. Ümitler sisli, yürekler ağrılıdır. Meclisin yaz tatilini Erzurum’da geçiren Süleyman Necati «Türkiye’nin ihyası vb tecdidi’ için düşündüklerim)) ismini taşıyan kitabını yazmağa, yukarıda bahsettiğim şartlar içinde, karanlıklar yurdu çevirmişken, burada başlamıştır. Yazılan kısmın ele geçen müsveddelerinde o zaman şu satırları okumuştuk: «Milletin ihyası ye tecdidi yolunda bugünküler de dünküler gibi herşeyi süngünün ucunda görüyor ve harp cephesinde kazanılacak bir zaferden başka şey düşünmüyorlar. Böylelikle bir gün gelip Yunan ordusu denize dökülse ve Misakı Millî dahilinde hür ve müstakil Türkiye kabul eden sulh yapılsa bile, bu zafer dahi Kanununin zaferleri yanına kuru bir unvan ile yazılmaktan başka bir şeye yaramayacak, bilâkis Türkün omuzuna yapışmış olan binlerce tufeylinin bir müddet daha istirahat ve tahakkümünü temin edecektir. ‘ Bu takdirde pek çok sevdiğim milletimin ve vatanımın tecdit ve ihyası ümitlerini mahşere talik etmek lâzım gelecektir. Türkün düştüğü saha muharebe meydanı değil, iktisat ve ahlâk çukurudur. Kişi düştüğü yerden kalkar. » Bu sözlerin yazıldığı günler, bütün gözlerin harp cephesine çevrildiği, bütün ümitlerin süngünün ucunda parladığı kara günlerdi. Böyle bir devirde, hem bu ateşli mücadeleye atılanların safından yükselmiş bu ilham, ateşlerin arkasındaki istikbalin bu derece kuvvetle sezilmesi, ancak derin bir ahlâkî sezginin, dâhiyane bir duyuşun eseri olabilirdi.

Onların çektiği bayrak köylünün dâvası içindi; bir zümrenin hâkimiyeti için değildi. Ekseriyeti, temel kuvveti köylü olan bir milletin hâkimiyeti dâvası uğrunda cihat açmışlardı. Hüseyin Avni bu dâvayı anlatırken, Büyük Millet Meclisinin gayesini de gösteriyordu:

«Ey azametli millet! Sen böyle mi olacaktın? Hiç kimse iftihar etmesin, her şey köylünündür; hizmet, fedakârlık hep onundur. Ey Türkiye Büyük Millet Meclisi! Millet bir taraftan istiklâlini düşmanlara karşı müdafaa ile uğraşırken, diğer taraftan en azim düşmanı olan cehlin içerisinde puyandır. Onu bu cehalet içerisinde bırakma! Fedakârlıklarını heder etmiş Emekleri zayi olmasın. Aksi halde, hangi galip ordun olsa mağlûpsun. Ebediyen mağlûpsun!.

Onun (Köylünün) parası ile doldurduğumuz hazineleri israf etmeyelim. Onun parasını da onun nef’ine sarf edelim. Görüyorsunuz ki; kadınlar tırnaklar ile çalışıyor; hazineyi dolduruyor. Zavallılar acaba sefih doyurmak için mi veriyor? Menfi çalışmak için mi veriyor?   Tozlar arasında çürüyen defterler için mi veriyor? Adaletsiz mahkemelerin kapılarında haftalarca tirtir titremesi için mi veriyor?»

Onun içtimaî doktrini, köylü dâvası etrafında teşekkül eder etmez; Anadolu’nun ortasında kurulan ilk Millet Meclisinde muhalefet saf lan meydana çıktı. Hüseyin Avninin kurduğu muhalefet, iktidar sandalyası için değil, millet dâvası için cephe almıştı. İhtirası değil, fazileti temsil ediyordu. Muarızlarının beğendiği hareketlerini tebrik ederken onu, en başta görüyorduk. Hak ve millet menfaati birleşti mi, en büyük muarızına en büyük payenin verilmesi için kürsüde haykıran, muvaffak oluncaya kadar mücadele eden oydu,

Hakkın çiğnendiği yerde en kuvvetliden zerre kadar perva etmeksizin sahneye atılan da o oldu. işte siyasî ahlâk veya vatanperverlik fazileti denilen insan üstü ruh kudretine sahip olduğundan, kendi yanında sıralanan azınlıkla karşısındaki çoğunluğu çok kere yendi. Bir def asında muhalefeti şiddetle sarsacak bir kanunun çıkarılması için Hüseyin Avninin Meclisten uzaklaştırılması lâzım geliyordu. Onun, Bolu’da çıkan isyanı bastırmak için isyan yerine gitmesi teklif olundu. Teklifin gerçek ve gizli sebebini bile bile, teklif edilen vatan hizmeti karşısında bir an tereddüt etmedi. Siyasî zekâ kullanarak vatandaş faziletini terk etmedi. Partisinin menfaatini de unutup vatan hizmetine koştu.

Onun Bolu isyanını bastırması psikolojik ve pedagojik bir tablodur. Bir kaç jandarma ile beraber Ankara’dan Bolu’ya giderken yolda, jandarma dipçiklerile sürülen kadın ve çocuklardan ibaret bir büyük kafileye rastlar. Kim olduklarını ve nereye götürüldüklerini sorar. Jandarmalar bunların askerden kaçıp ormana sığman âsilerin aileleri olduğunu söylerler. , Bu sözü duyar duymaz Hüseyin Avni şahlanır: «Anadolunun masum çocuklar ile sahipsiz analarını dipçikle mi süreceksiniz? Bu masumlardan ne istiyorsunuz? Bırakın bunları!. )) diyerek Meclisten aldığı salâhiyetle jandarmaları geri çevirir ve sürgüne giden halkı serbest bırakır. Mağmum (üzgün) insanlar sevinç ve minnettarlıklarından ne yapacağını şaşırır ve memleketlerine dönerler. Onların arkasından yoluna devam eden Meclis mümessili, Bolu vilâyetine yaklaşırken civardaki tepelerden üzerine ateş edildiğini görür. Jandarmalar pusuya yatmağı teklif ederler. Ol atını onlara bırakır ve bir beyaz mendil kaldırarak tepeden ateş edenlere doğru yaklaşmağa koyulur. Jandarmaların korkudan gösterdikleri telâş ve ricalara rağmen selâmetle ilerleyişinde muvaffak olur. Kendilerinin din kardeşi olduğunu söyleyerek ormandaki âsilerin ateşini durdurur. Asilere yaklaşır ve önce “bir garip yolcuyum” diyerek onlara misafir olur. Biraz sonra istirahat ve uyku bahanesi ile uzanıp yattığı yere merak ve tecessüsle yaklaşan çocuklarla kadınlar bu adamın, biraz evvel kendilerini jandarmalardan kurtarmış olduğunu ormanda toplanan asker kaçağı babalar ile erkeklerine söyleyerek isyanı bastırmağa geldiğini hiç bilmedikleri bu adamın etrafında minnettar bir halka çevirirler. O bu sahneyi kaçırmayarak onlara vatan sevgisinin, namusunu korumanın, hakikî dindarlığın, müslümanlıkta cihadın ne demek olduğunu anlatır. Bu nasihat nutku, jandarma önünde kaçak denen bu adamların kalplerini kazanmağa kâfi gelir. Sonunda kendilerini affettiğini, ertesi gün Bolu hükümet konağına gelerek silâhla beraber namusu kuşanmaların söyleyip ayrılır. Ertesi gün hepsi millet emrindedir ve isyan bastırılmıştır.

Millet Meclisinde, üzerine aldığı millet mesuliyetinin verdiği cezbe ile, büyük mistikler gibi kudreti külliyenin kendine yakınlığını hissediyordu. Her şeyi yapabileceğini içinden duyuyor, Meclise sığmıyordu. Ondaki bu vecd, vecdler şairi Mehmet Akifi kendisine bağlamıştı Mücadele, devrinin dostu, muhalefetin bir uzvu, istiklâlimizin şairi olan büyük ruhlu adam, bilâhare Hüseyin Avniye, ancak kendisi öldükten sonra açılmak üzere bir mektup verecektir. Lâkin bu mektup Hüseyin Avninin evinde yapılan aramaların birinde alınıp götürülerek ortadan kaldırılmıştir.

 

Velî mertebelerini düşündüren dostluk mertebelerinin en yukarı katlarını içinde temaşa ederken Hüseyin Avni Bey, bir tek arkadaşım vardı, “Mehmet Akif” dediği olmuştur. Akif merhumun, Hüseyin Avniyi anlayışını şöyle bir hâdise sembolleştirir: İstiklâl mücadelesini yapan Mecliste hocaların istiklâli vicdanı terk ederek hakkı, kul korkusu ile çiğnedikleri bir gün yine Hüseyin Avniler, Çolak Salâhattinler hakkın koruyucusu olmuşlardı. Dindarlığına bağlı bir genç o esnada Mehmet Akif’e yaklaşarak, «Akif Bey nedir bunların yaptığı?» diye elemini istifhamla ortaya atarken İstiklâlin şairi, büyük Müslüman başını önüne eğiyor, sol elini dimdik sol dizine bastırırken açık avucuna demirden bir yumruk gibi sağ elini bastırıyor ve boğuk bir sesle haykırır gibi cevap veriyor:

«Hüseyin Avni insan! Çolak Salâhattin insan! (Şüphesiz kendini değil, hâşâ kendini değil, tabassus ve tekâpuya teşne olan hocaları kastederek) Biz şeytanı ahres mahlûklarız!»

Hüseyin Avni’nin insanda aradığı, karakter ve kanaat sahibi olmaktı. Yüksek mevkilerin insan için kuvvet olmadığına inanıyordu. Kuvveti ruhta arıyordu. Milletin ruhunda inkılâp yapılmasına taraftardı. Şekil ve kıyafet değiştirmelerine inkılâp diyemiyordu. Millet enerjisinin bu sahalarda harcanmasına tahammülü yoktu. Millî Mücadele devrini temsil eden Kuvayi Milliye ruhunun millette devamlı olmasını istiyordu. Millet dâvasının hukuk ve ahlâk dâvası olduğuna kaniydi. Korkuyordu ki, milletin vicdanı, mazisi, emekleri, bunların hepsi, günün birinde kazanılacak zaferin neşesi, iddiaları ve iştihalâr ile sömürülmesin! Korkuyordu ki, feragatler, fedakârlıklar, kanlar bahasına ayağa kaldırılan muhteşem mazi, ulu devlet, inkılâp adına, kendine yabancı unsurları benimseyen, tufeyli, gaddar bir zümrenin ayakları altına serilmesin! Korkuyordu ki bir gün gelip de Fatihlerin, Yavuzların yurdunda onların ruhuna taan edilmesin! Küfürde bile vecd duyduğunu söyleyen adam yarın «mücadeleyi tamamladık» diyecek bir neslin heyecansız kalacağından korkuyordu. Sokrat ruhlu, basiret ve hikmet dolu bu adam, ayni neslin ibadettir diye, mazi mabedinde levhalar kıracağından korkuyordu. Millete ruh ve şuur vermenin gerçek ibadet olduğuna inanmıştı. Milletin hürriyet ve istiklâlini, ne pahasına olursa olsun, muhafaza etmek istiyordu. Nihayet bir gün geldi, mücadelenin son demlerinde, siyasî bir şahsiyet, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey, Ankara’da tüyler ürpertici bir cinayete kurban verildi. Hüseyin Avni’nin fikir ve kanaat arkadaşı olan, dâvanın bu ilk kurbanı, onu âdeta şahlandırdı. Hiç bir zaman içerisine sığmadığı Büyük Millet Meclisinin mukaddes dediği kürsüsünde, Türklüğün kanını kullanmadığı takdirde, Meclisi ithama kadar giden feryadı, o hâilevî içtimada mebusları ağlatmıştı: «Biz masuniyet isteriz. Bize masuniyet vermezlerse, bunu almağa, eğer sizin de kudretiniz yoksa ve o suretle burada oturursanız, siz de namussuzsunuz. »

Cemiyeti beşeriyenin namusunu muhafazaya azmeden, cemiyeti beşeriyenin namusundan mesul olduğunu idrâk eden hakîm ruhlu adam, heyecan fırtınası içindeydi. Benliğinde bir Sokratla bir Danton yaşıyor gibiydi. Hiç bir zaman ikisinden birini feda etmedi. Hikmete âşık, heyecana esirdi. Çok sevdiği bu esaretten, cezbe halinde yaşayan bir mistik gibi memnundu. Cemaatin ruhunda sonsuz ve ebedî akisler yaratmış olduğuna belki inandığı anda, Kuvayi Milliyenin Meclisi kendini feshedince, Hüseyin Avninin sukutu hayal, azap ve çile devri başlayacaktır.

Milletin asıl hüviyetini temsil etmesi bakımından demokrasimizin tarihinde bir hârika olan Kuvayi Milliyenin Büyük Meclisinden müebbeden ayrılışı, onun için bir daha mebus olamamak gibi bir esef, bir kayıp, şöhretten, servetten, parlak istikbalden ayrılma cinsinden bayağı bir hâdise değildi. Sanki vatanla arasına dağlar giriyordu; Sanki Tur”daki yerinden ayrılıyordu. Bu müebbed hicranı takip eden yıllarda, tam yirmi beş sene, Eyüb Peygambere nazire olacak şekilde çektiği çile-sile, milletle değil, lâkin millet ruhîle alâkası kesilmiş olduğunu görerek yanıyordu. Cumhuriyet Meclisi, demokrasinin bu en fedakâr kahramanını, içerisine almamıştı, Ertesi yılın sonlarında kurulan Terakkiperver Fırkaya iltihak ederek yeniden siyasî mücadeleye atılmak istedi. Lâkin bir yıl daha geçmedenf Şarkta çıkan isyan bahane edilerek, Fırka kapatıldı. 1926 da Kuvayi Milliye Meclisinin muhaliflerinden Ziya Hurşidin hazırladığı İzmir süikasti vesilesile, arkadaşlarile beraber tevkiî olunarak İstiklâl Mahkemesine gönderildi. Nazarülmezam diyebileceğim o güya müstakil mahkemenin reisi bir muhakeme esnasında, hamiyetin canlı heykeline karşı: «Nedir bu yaptıklarınız?» töhmetile adaletin hâkimi gibi sataşmak isterken o, Büyük Meclis devrinin galeyanlı celselerinde yaşattığı heyecanla, «namus, hamiyet, vatanperverlik!)) diye haykırarak, bugün eşiğinde bulundukları rûzu cezada, ebediyen önüne bakmağa mahkûm olacak başı, önündeki affedilmez günaha eğmişti.

İstiklâl Mahkemesinde onunla iki arkadaşının, dostlukta sadakat, itimat ve âdeta teslimiyet derecesinde bağlılık misali olan bir hâdiseleri vardır. Hüseyin Avni ile Sabahattin Köseoğluna, Kara Vasıf Bey hakkında sorulan şeyler, bizzat kendisine de sorulmaktadır. Lâkin sorulanları Kara Vasıf Beye işittirmek kabil olamıyor. Bunun üzerine Kara Vasıf merhum, arkadaşlarının ifadesi yeterli olduğunu söylüyor. Reisin: «Size taallûk eden hususlarda bir defa da sizi dinlemek isteriz» demesi üzerine «Arkadaşlarının ifadelerini aynen kendi ifadem gibi kabul etmenizi rica ederim)) diyor. Birer cümlelik ifade üzerine idam kararları veren mahkeme karşısında, hayat ve kaderini arkadaşlarının ifadelerine tevdi etmenin mânasını tahlil ederken, Ashab devrini düşündüren bu ahlâk hareketinin huzurunda, bugünün ferdî vicdanları, müesseseleri küçülüyor, küçülüyor; ve zannediyorum ki bize hiçliğimizi hatırlatacak bundan beliğ ders olamıyor. Hayatta bir arkadaşa, ama böyle bir arkadaşa sahip olmak ne saadettir, diye düşünebilirsiniz.

Spor sahalarında binlercesi bir araya gelen gençlik, sesini yüzlerce, sun’î cemiyetin bayağı menfaatlerle yüklü havasında yüksel ten zümreler bilsinler ki yalnızdırlar! Çünkü Hüseyin Avni gibi bir arkadaşları yoktur. Zira Hüseyin Avniler, Kara Vasıflar, Çolak Salâhattinler ölmüştürler.

İstiklâl Mahkemesinde beraatinden 935 senesi seçimlerine kadar, tam dokuz sene Hüseyin Avninin sesi duyulmadı. Bu arada suikast dâvasından beraat ederek dönen arkadaşlarının çoğu, mücadeleden tövbekar olmuşlardı. Yalnızlığı, hayatını karartıyordu. Kendi hallerinin selâmeti için Hüseyin Avninin yanına gelmeyenler, selâmını almayanlar, ondan bahsetmeğe de cesaret edemeyenler çoğalıyor, bütün cemiyet, sanki bütün insanlar ve bütün dostları ölüyordu. Çok kere kendisinden bahsederken, ‘O muhaliftir’ diye muhatabının ihtarına uğrayan, ismini bir daha ağzına alamıyordu. Memleketin sisli havasında nurdan yapılmış bir heykel, çürümüş vicdanların üstünde manevî atom bombası gibi bir hüviyet olmuştu. “Ben madalya için çalışmadım, hizmetimi bütünüyle vatana bağışladım” diyerek İstiklal Madalyasını reddeden, taltiflerden müteneffir adam, şairlerden kaside ve medhiye, âlimlerden makale istemiyordu. Millette idrâk arıyordu. Bunu bulamayınca meyus oluyordu. Ancak yeis, ona saldırdığı zaman, iradesini daha kuvvetlendiren, daha fazla bileyen bir boğuşma ile yıkılmağa mahkûmdu

Dokuz senelik zarurî bir bekleyişten sonra, 935 seçimlerine iştirak etti. Onun bu teşebbüsü, siyasî havada hassasiyeti ciddî şekilde sarstı. Politik faaliyetlerin eseri bir vesika olarak, Erzurum’dan kendisine küfranla, nankörlükle ve vicdanın tarihinde şaşkınlıkla dolu denecek bir telgraf göndertildi. O zaman Hüseyin Avni bu hâdiseyi, benzerlerinin tarihî siması arasında tahlil eden uzun bir mektubu Başvekile gönderdi. O mektupta hâdisenin ruhunu şu satırlarla açığa vurmaktadır: «Bu gibi vesikalar, köy köy dolaştırılsa ve bütün Erzurumlulara teker teker imza ettirilse, hemşehrilerime olan hürmet ve muhabbetime zerre kadar halel gelmez Vicdanı ve imanı bir türlü yıkılmayan adam. Yirmi milyon adanın uğraşsa, kalbine bir damla yeis konulamıyan insan: Mü’min buna derler.

Yirmi beş sene sıkı kontrol ve takip altında yaşamış olan inkılâp kahramanının, bu seçimler esnasında göze aldığı hayatî tehlike, aile ve akrabasını telâşa, üzüntüye düşürüyordu. Bir gün kendisinden, «Şu anlarda olsun, bu işleri bırakması» rica edilerek ailenin hep üzüntüde olduğu söylendiği zaman, tıpkı Ebutalibin, kardeşi oğluna meşhur ihtarı karşısında, hassaskalbine dağlar oturtulmuş gibi feryat ederek «Vallahi amca, güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar yine hu işten vazgeçmem diyen Büyük Peygamber gibi, beklenmeyen bu söze, bu rezil teklif e isyan eden Hüseyin Avni, «Karımla çocuğumu, köprünün üzerinde gaz dökerek yaksalar yine bu dâvadan vazgeçmem diye haykırmıştı.

935 den sonra devam eden evvelki şartlar içinde, o hareketsiz kalmak istemiyordu. 938 yılından sonra muhalefet partisi yapmak için pek çok kimselere teklifte bulundu. Bunların bir kısmı siyasetle iştigal etmeyeceklerini söylüyorlar, bazısı muhalefetin zararlarını sayıp döküyor, kimisi de ancak dinî ve islâmî teşekküllere yardım edeceklerini ileri sürüyorlardı. Hepsinde müşterek olan ve sade Allahsız değil, hem de ruhsuz yaşayan insanın en tabiî ifadesi, «Daha zamanı değil!» parolası idi Kendilerindeki yokluğu zamana isnat eden vehim, ilâhî iradeyi karalamak isteyen iftira aklımızın prensiplerini de temelinden sarsmıştı. Zamanın bize dışarıdan sunulan bir nesne değil de, içimizden doğan ve iradî kudretimizle hâdiselerin huzuruna getirilen bir zemin olduğunu bilmeyenler, sade imansız servet sahipleri, Allahsız din tüccarları değildi Bunların arasında mücadele devrinin eski arkadaşları da vardı. Onu en çok sarsan da İstiklâl Mahkemelerinden beklenen dersi alan bu zavallıların mecalsizliği oldu. 935 den sonra geçen on sene içerisinde pek çoklarına teklifte bulundu. Memleketin şair, âlim, münevver zümreleri ikbâl yoluna atılmış milyonların ayak nasırının mahsulü bir bütçeye tırnak geçirmiş, memleketin mürebbileri derhal yeni ahlâk ile yeni terbiyeyi benimsemişler. Yeni nesil ruhun saltanatı puttur diye devirerek maddî menfaatlerin zırhına sımsıkı bürünmüş. İmanın ifadesi bile imkânsız, vicdanlar tıkanmış. Bu tüyler ürpertici manzara önünde Hüseyin Avni, tek arkadaşım dediği mürşidinin ilhamlarına sığmıyor:

Yürekler merhametsiz, doygular süfli, emeller har

Nazarlardan taşan mâna ibadullahı istihkar

Muztaripti, kalbi sızlıyordu. Manevî yaralarına maddî acılar, beden ıztırapları da karıştı. Gözleri görmüyordu. Kalbi de gözleri gibi bizim süfli hayatımızla teması kestiği, dünya çilesinin son haddini bulduğu bu devirde yine hareket, yine mücadele ateşiyle yanıyordu. Bir gün kendisinin şahitliğine müracaat eden bir mahkemede, o devrin tenkitlerini yapan Ali İhsan Paşanın itham edilen bir kitabı hakkında, ona: «Ali îhsan Paşa neden bu kitabı yazdı?» diye sorulduğu zaman; o sakin bir Sokrat tavrıyla Reise döndü: «Ali İhsan Paşa bu kitabı niçin yazdı diye sormayın? Sen neden yazmadın diye sorun!. »

Herkesten ümitlerini kestiği anda, kendisinin vatan kurtaracağına inandığını söyleyerek, sade bir parti kurmak için gerekli maddî ihtiyaçları temin edip bütün çalışmayı kendisine bırakacağını vâdeden Nuri Demirağ isminde birisi karşısına çıktı. O, artık başka türlü şartların aranması beyhude olduğu denemelerinden pek meyus çıktığı için bu teklifi kabul etti. Millî Kalkınma Partisini kurdular. Bu esnada «Meş’ale» isimli bir mecmuada siyasi tenkitleri çıkıyordu. Kendi isminden faydalanarak az zamanda ihaneti önceden göze alanlar, kararladım icraya giriştiler. Hüseyin Avni kendisini bu ihanetten kurtarıp da o münasebetsiz yolculuktan ayrıldığı zaman yeisleri sonsuzdu. Ancak Derviş Niyazinin bir mısraı onun o zamanki hâlini anlatabilir:    :

«Her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi»

Vaktiyle mücadelesinin, nazende sahralarında gezerken: «Ben imamı Âzam gibi öleceğim» diyen «Şîr-i zaman» artık ölümünün kendisine yakınlaştığını hissediyordu. Şu sözleri zaman zaman tekrarlıyordu: «Bir kaç senelik ömrüm kaldı. îçimde daha heyecanlar var; onları da tüketip öyle öleyim!»

Yaşamak istemiyordu. Lâkin İmamı Azamın kırbaç altında öldürüldüğü zindanın şerefini olsun arıyordu. Bu cemiyet bunu da bağışlamıyordu. Kendi sahip olduğu mesuliyet aşkiyle düşünme şerefi son dakikasına kadar ondan  ayrılmadı. . Gözlerinin ameliyatı için çekildiği hastahane inzivasında fikrî ve siyasî bir cemiyet teşkili projesini hazırladı. Cemiyet vasıtasile Müessesan Meclisi kurulması teklifinin halka aşılanması ve Anayasanın yeniden yapılmasını düşündü.

Bu cemiyetin nizamnamesini yaptı, hükümete verilmek üzere idi Bir başka projesi de, Dünya Üniversiteleri arasında sırf fikrî ve hukukî esaslara dayanan birlik yapılması, bu fikrî birliğin devletlerin siyasî bünyelerine hâkim olabilmeleri, böylelikle sırf siyasî tahakkümlerden, milletlerin kurtularak hakikî demokrasiye kavuşmaları gayesini güdüyordu. Hastahaneden yarım bir şifa ile çıktı. Yine bir siyasî parti teşebbüsleri üzerinde idi. Bu maksatla kaleme aldığı program, bilâhare iki elden geçip yeni bazı maddelerle de süslenerek Millet Partisinin programı olmuştur.

Bir kaç ay sonra biz insanlara vedaya lüzum görmeden, yüzümüze bakmadan öldü. Erzurum yaylasında parlayan kılıç, Bizans kıyılarında, tahtadan yapılmış kınına uzandı.

Ruhuna gelince; biz biliyoruz ki, büyük ruhlar kılıç gibidirler onlar yaşarlarken bu kılıç kınındadır, öldükten sonra kınından sıyrılır; ruhlardaki cihadı onlar yaparlar. Erzurumlu Hüseyin Avni büyük cihadını yapmağa başlamıştır, bu cihadın ruhlardaki cihangirane fetihleri, gelecek asırların manevî temellerini kuracaktır.

 

(Doç. Dr. Nurettin TOPÇU)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>